18 Mayıs 2019 Cumartesi

beyaz plastik düğün salonu sandalyesi

küçükken saçı erkek çocuğu gibi çok kısa kestirildiğinden saçlarından utanırdı. saçı bitlendiği için mecburen kısa kesilmişti. nisan yağmuru saçları uzatırmış diye duyduğundan, serin ve yağmurlu bir nisan akşamı kafasını binanın gider borusunun altında tutmuş, saçı çamurlu su içinde kalmıştı. eve geldiğinde annesinden sağlam bir dayak yemişti.

web tarayıcısının sık ziyaret edilenler bölümünde birkaç haber sitesi ile eski sevgililerinin sosyal medya sayfalarının üst sıralarda olduğunu farkedince tarayıcı geçmişini sildi (silmeden hepsinin instagram, facebook hesaplarını son kez kontrol etti). ertesi gün düğünü vardı. yatağa erken girdi ama o gün geç uyandığı için uykusu gelmedi. birkaç uyku hapı aldı. fazla mı aldım acaba diye endişelenerek uyuyakaldı.

uyurken yataktan düştü.

evleneceği adam da içine kapanık bir çocukluk geçirmişti. ilkokuldayken kısa boylu olduğu için polis olmak istediğini söylemeye utanırdı. muhasebeci oldu.

mahalledeki düğün salonunda oldu düğün. damadın babası çabuk sarhoş oldu. utanıyordu. tanıdığı pek kimse yoktu. kız tarafı kalabalıktı. düğün salonunun ucuz beyaz plastik sandalye dolu bahçesinde boş meyve suyu kutularını birer birer ayakkabısının topuğuyla patlatmaya çalışırken gelinin babasıyla göz göze geldi. gelinin babası çok üzgündü. o gün çok sigara içti.

ikisi de hayatları boyunca çok daha farklı biriyle evlenmeyi düşlemişlerdi. damat kendi düğün yemeğinin 2. tabağını bitirirken müstakbel karısının gelinlik içinde kendinden uzun görünüp görünmediğini düşünüyordu. gelin ise şeftali aromalı meyve suyundan küçük yudumlar alırken gözü kocasının gömleğine dökülmüş kavurmaya takıldı. mutluluğun kimyasal bir olay olduğunu düşündü.

mektup


11 Ağustos 2015 Salı

sarı lekeli yastık

önceki gün cengiz abi'den 150 tl borç istemişti yolculuk için. mesai bitiminde serviste 125 tl verdi cengiz abi. saymadan cebine koydu. eve gitmeden doldurma parfüm satan bir dükkana uğradı. küçük bir şişe parfüm aldı. evde kıyafetlerini yıkadı, kurumaları için asarken kokladı, balık yemi kokusunun geçip geçmediğine emin olamadı. biraz parfüm sıktı ıslak çamaşırlara, tekrar kokladı. 

gece yarısı uyandı. o kadar terlemişti ki yastık ve atleti sırılsıklamdı. televizyonu kapattı. atleti çıkarıp fırlattı. yastığın alttaki kuru yüzünü üste getirdi. bu yüzü sarı lekelerle doluydu. başını koymadan önce lekeleri biraz inceleyip kokladı. uyumaya devam etti. 

mesai bittikten sonra otogara gitti. 2000 model bir mercedes o403 model otobüsün orta sıralarında bir pencere kenarı koltuğuna bilet aldı. izmir'e gidecekti, sıcak bir ağustos akşamı ve 14,5 saatlik otobüs yolculuğu. o403'ler yıllar evvel yollardan çekilmiş, zaman travego'lar, setra'lar ve starliner'ların zamanıydı. çalıştığı balık yemi fabrikasının personel servisi de 96 model bir o403'tü. bazı modelleri hala şehir içi servis aracı olarak kullanılıyordu.  


otobüs hareket etmeden hemen önce çok yaşlı bir amcayı yavaş yavaş yürüterek yanındaki koltuğa oturttular. amca o kadar yaşlıydı ki hayatında gördüğü en yaşlı adam olduğunu düşündü.

otobüs hareket ederken kısa kısa konuştular. amca "nerelisin", "ne iş yapıyorsun" gibi kısa sorular sorup cevabı tam dinlemeden uykuya dalıyordu. biraz sonra tekrar uyanıp başka bir şey soruyordu.

pencereden yolu izlerken birkaç tane hayvan cesedi gördü. bazılarının üstünden onlarca araba geçmiş bedenlerinin bazı kısımları paramparça olmuştu. birileri kaldırıyor muydu cesetleri, yoksa arabalar çarpa çarpa yok mu oluyorlardı.

ilk mola yerinden birkaç saat sonra ayakkabılarının altında ıslaklık hissetti. nereden geldiğini anlamadı. sağa sola bakınırken idrar kokusu aldı. amca altına kaçırmıştı ve hala uyuyordu. pencereye dönüp sessizce dışarıyı izlemeye devam etti. kokuya dayanamadı. önceki gün aldığı parfümü çıkardı, yere ve amcaya sıktı. neredeyse 30 ml'lik şişenin üçte birini sıktı. bacaklarına parfümü sıkarken bir aralık yaşlı adam gözlerini açtı. birkaç saniye bakıştılar. amca tekrar uyudu. biraz yüzünü kırıştırdı galiba. kırışık yüzüne baktı, "birkaç hafta ya da ay sonra ölebilir" diye düşündü. muhtemelen bu ağustos sıcağında son otobüs yolculuğuydu. 

nihayet sabah 8'de otobüs izmir otogarına ulaştı. iki adam otobüse girip amcayı yavaş yavaş yürüterek götürdüler. çok kirli hissediyordu. üstünü başını kokladı. berbattı. otogarın halka açık pis banyosunda önce kustu, sonra yıkandı. çantasındaki temiz kırmızı-siyah kareli gömleğini çıkardı, ütüsü bozulmuştu, biraz düzeltmeye çalışıp giydi. giyinirken duştan çıkan diğer iki adamla göz göze gelmemeye çalıştı. parfüm sıktı, kendini kokladı.

karşıyaka servisine bindi. iskelenin yanındaki parkta beklemeye başladı. yaklaşık yarım saat parkın farklı yerlerinde bekledikten sonra kız arkadaşı geldi. 1,5 litrelik kola, iki pet bardak ve az tuzlu çekirdek aldılar. çekirdek çitlerken kızın telefonu çaldı. kız kocaman çantasında telefonunu bir türlü bulamıyordu. çekirdek çitleyip zil sesi olan şarkıyı dinlerken kızın çantasıyla boğuşmasını izledi. "no more counting dollars, we'll be counting stars". nakaratı birkaç defa tekrarlayıp telefon sustu. ağzındaki çekirdek kabuğunu tükürdü, çantanın içine girdi. fark etmemiş gibi yaptı.

çekirdek bitmeye, güneş batmaya yakın kızın kötü kokan nefesini sol yanağında hissediyordu. serin akşam rüzgarının uçuşturduğu sarı boyalı saçları izledi. daha önce defalarca provasını yaptığı şiirleri okudu. heyecanlandı, sesi titredi. kısa kesti. dişleri mi çürük acaba diye düşünürken yanağından öptü. etrafına baktı kimse var mı diye. kimse yoktu. 

5 Temmuz 2014 Cumartesi

kapılara dikkat



gece otobüsü. eve dönen umutsuz sarhoşlarla doluyordu.

otobüse binenleri izleyerek kaşarlı dürümünü yedi. her lokmadan önce pul biber atıp. her seferinde yarısını masaya döküp. hesabı ödedi. bozuk paraları saymadan cebine attı. motoruna binip eldivenlerini, kaskını taktı. motoru çalıştırdı. otobüsü takip etti.

burnu kaşındı. eli kaska çarptı kaşımak için uzattığında. kaskı beyazdı, motoru siyah. gazı biraz açtı. ivme vücudunu geri itti. bacaklarıyla benzin deposunu sıkıca sardı. rüzgar soğuk ve güçlü bir dalga gibiydi. biraz daha eğildi rüzgarlığa. otobüs karanlığa gömülmüştü. sarı ışıklı bir benzin istasyonuna girdi. "fulle abi" dedi, benzin deposunu açarken.

kaskını çıkardığında kafasına yapışan saçlarıyla çirkin göründüğünü düşündü. tuvalet aynasında saçını ıslattı, düzeltti, "çok da bir şey fark etmedi" dedi, aynaya bakarak. motoru yıkanırken çikolata yedi. bitter. kakao oranı en az 70%. niğde gazozu içti. istasyon marketindeki müzik cd'lerine baktı.

uzun caddelerde dolaşmaya devam etti. önündeki arabalar kırmızı ışıkla durdular. aralardan geçip ışıkların tam altında durdu. sağında bir kurye motoru vardı.beklerken göz göze geldiler. yeşil yanınca ikisi de iyi hızlandı. yol kavisleninceye kadar önde gitti. geçen hafta dişçinin bekleme salonunda duvara monteli sesi kısık plazmadan moto gp izlemişti. virajlarda ne güzel yatıyorlardı. viraja gelmeden gazı açtı. debriyajı sol eliyle limon sıkar gibi sıkıp sol ayağıyla vites yükseltti. dişlerini sıktı. vites sesi: tak! tak! tak! benzin deposuna yapıştı bacaklarıyla. rüzgarlığa doğru eğildi. viraja girerken yatırdı motoru. bir an kaldıramamaktan korktu, yere baktı. "düşmek bu kadar kolaymış demek". enduro süren sarı tırnaklı kız geldi aklına: “nereye bakarsan oraya gidersin”. kafasını düzeltti, motoru da. virajdan çıktı. etrafına baktı ama kuryeyi göremedi.   

sağ şeritte devam etti yoluna. hafif esinti, tek tük arabalar. bir şeyler düşünüyordu. önündeki taksi yolcu indirmek için durmuş, kadın inmek için sağ taraftan kapıyı açmıştı. kapıyı görmedi. kadın çığlık attı. motor devrildi. fazla hızlı değildi. bir tarafı acımadı. motoru kaldırmaya çalışıyordu. yaklaşık 200 kiloydu galiba. taksici olan biteni biraz geç anlayıp yanına koştu "birader bir şeyin var mı?". maksimum 250 kilo. kadın bağırdı: "ambulans çağırın". tam kaldırmıştı: sağ ayna kırık. "birader bırak motoru, yaralanmışsın elin kanıyor" sağ grenaj çatlak. "birader duyuyo musun?" 200 kilo da bir şey değilmiş..

sağ eline baktı bir sorun yoktu, sol eline baktı, bozuk musluk gibi kan akıyordu ve iki parmağı eldivenle birlikte yerinde değildi. inanamadı. bırakınca motor tekrar devrildi. grenaj parçalandı. sıcak bir uyuşukluk hissetti. sonra biraz yanma. sağ eliyle yokladı, iki parmağı GERÇEKTEN yoktu. eldiveni çıkardı, "parmaklarım yok" dedi sakince. taksici arabanın altında parmak aramaya başladı. kadın kustu. domates kabukları hiç sindirilmemişti. taksinin kapısına baktı, nereye çarpmıştı da parmakları kopmuştu.

taksici parmakları taksinin sağ arka tekerinin önünde buldu. kırık kemik parçalarıyla birlikte benzin istasyonundan aldığı peçetelere sardı.

kadın yoluna başka taksiyle devam etti, hoşlandığı adamla buluştuğunda üstünde kusmuk lekeleri vardı, adam görmezden geldi.

peçeteye sarılmış parmakları taksici cebine koydu. en yakın hastaneye doğru yola koyuldular. yol boyunca yaralıyı konuşturmaya çalıştı. uyuyacağından, uyursa öleceğinden korkuyordu nedense. taksinin arka koltuğundaydı. ne konuştukları başka bir yazının konusu. radyoda güzel şarkılar vardı. çok kan aktı. taksiciden peçeteyi alıp parmaklarına baktı.

çok güzeldiler. biraz da solgun.

9 Ocak 2014 Perşembe

27 Temmuz 2013 Cumartesi

ricky martin

bülent’in diş etleri iltihaplı, dişleri çürüktü. aylık 764 TL emekli aylığı, köşedeki marketin veresiye defterinde hesabı vardı. internetten kadınlarla yazışır, hiçbiriyle buluşmazdı. 20 yıldır izmir’de kendi evinde yalnız yaşıyordu ve 2008 yazı son 20 yılın en sıcak yazı gibiydi. ağustos ayında bir cumartesi sabahı kapısı çalındı. gelenler kız kardeşi,  kız kardeşinin kocası ve küçük kızları ayşe idi. çeşme’ye tatile gidiyorlardı, yol üstünde bülent’e uğramamak olmazdı.

ilkokul 5. sınıf öğrencisi ayşe ailesiyle istanbul’da yaşıyordu. ilkokul hayatı boyunca onlarca kuş besledi. hepsi kısa sürede öldü. hepsinin adı pıtır’dı. pıtırlar öldükçe ayşe’nin gözyaşları da, alışkanlıkla, gitgide azaldı. muhabbet kuşunda dikiş tutturamayınca o yaz şansını su kaplumbağasında denemeye karar verdi. o zamanlar ricky martin’e aşıktı, kaplumbağanın adını da ricky martin koydu. kabuğu yosun tutardı ricky martin’in, ayşe de musluğun altında yıkardı. kafasını ve bacaklarını kabuğuna sokardı kaplumbağa yıkanırken.
ayşe bülent dayısı’nı ilk defa gördü ve hiç sevmedi. dayısı beyaz atletiyle onu öperken kokusundan, beyaz, kemikli tüysüz vücudundan tiksindi.

tüm gün bülent’in evindeydiler. ayşe biraz uyudu, ev çok sıcaktı, çok terledi, kötü rüyalar gördü. uyandığında annesiyle bülent dayısı birbirlerine bağırıyorlardı. bülent dayısı’nın dişleri çok çirkindi. ev fazla güneş almıyordu, havasızdı, kasvetliydi.

akşama doğru evden çıktılar, bülent yolcu etmek için arabaya kadar eşlik etti. sürekli ablasına sarılıp bir şeyler söylüyordu. ablası artık ağlamıyordu.

arabaları 1993 model gri renkli bir fiat tempra 1.6 sx idi ve içinde ölü bir su kaplumbağası vardı. ricky martin’i arabada bırakmışlar, kaplumbağa da sıcaktan ölmüştü. 

bülent, aileyi yolcu ettikten sonra cesedi evine götürdü. akşam iki paket altılık bira içti. ricky martin’in kabuğunu açmaya çalışırken üstüne kustu. ertesi gün uyanır uyanmaz yine kustu, bu sefer tuvalete. televizyonu kapattı. ricky martin’i çöpe attı.

ayşe o yaz çeşme’de ilk defa öpüştü. akşam otel odasında “un dos tres” i ezbere söylerken dans ederek aynada kendini izliyordu.

bülent de başka yaz göremedi, aralık ayında kalp krizi geçirdi, fazla acı çekmedi. ayşe dayısının mezarını hiç görmedi.

21 Mayıs 2013 Salı

Günlük #1

Merhaba. Sınıf öğretmenimiz ödev verdi. Her gün günlük tutacam. Başlıyorum:

24.10.1996
Bu gün okula gittim. Sabah kalkınca, sabah kahvaltısını yemedim her zaman sabah kalkınca annemi uyandırırım ama uyandırmadım dayandım. Sonra saatler ilerleyince annemi uyandırmak zorunda kaldım ve uyandırdım sonra annem uyandı, sonra beslenmemi aldık okula gittik akşama doğru geldim ve serbest yazıyordu kağıtta ama ben serbest olduğum için ödevlerime başladım yaptım, yaptım en sonunda saat (23:30) geçiyordu ve bende ödevimi yeni yaptım sonra uykum çok, çok, çok fazla geldi, yemeğimi yedim, yatağıma gittim ve uyudum.

25.10.1996
Bu gün okula gittim. Sabah kalkınca çok neşeliydim. Sabah kahvaltısını biraz bekledim sonra annemi uyandırmaya gittim. Anneme: Anneciğim acıktım dedim, annemde: Tamam oğlum geliyorum dedi. Öğleye doğru (12:00)'da okula gitmedim biraz geç gittik (12:20). Okula gittiğimde çok güzel maçlar yaptık çok çalım attım. Sonra akşama doğru eve geldim. Hiç kimse evde yoktu. Kapının önüne oturdum gözlerimi kapadım az daha uyuyacaktım sonra annem geldi, abimde geldi çok ödevim vardı yaptım ve yemeğimi yiyip, suyumu içip uyuyakaldım.

26.10.1996
Bu gün okula gittim. Sabah kalkınca annemi uyandırmadım çünkü annem uyanmıyordu sonra uyandı, annem. Yemek koydu, yedim, karnımı doyurunca, öleye doğru annem önlüğü verdi bende giydim ve okula gittim. Bir teneffüsde Rıza ile ben çok iyi paslaştık en sonunda top önüme geldi ben de çok çok sert vurdum, direğe çarptı gol (goal) girdi. Sonra herkes eve giderken Rıza'yı balkonda gördüm o bana seslendi (ne dediğini unuttum), bende ona seslendim (bunu da unuttum) ve yola koyuldum. Sonra eve geldim, annem kapıyı açtı bende girdim sonra ders çalıştım ve hergün (4) MART'ı bekledim sonra uyuya kaldım.

4 Mart 2013 Pazartesi

5 dakika

bugün günlerden banyo günü. haftada iki gün 5'er dakika yikaniyoruz. kogus ayak ve ter yerine beyaz sabun ve hobby marka sampuan kokuyor. askerlere her ay hobby marka sampuan dagitiliyor. hepsi de boyali saçlar için. isirgan otu özlü.

sabah kahvaltisindan artan tencerede demlenmis bol sekerli çayi demir bardakta parmaklarinin ucuyla tutarken, asçi mehmet, er gazinosunda televizyon izleyerek banyonun açilmasini bekliyor. müzik kanallari arasinda dolasiyor. rihanna'nin diamonds sarkisi cikinca sesi açiyor. kumanda tutukluk yapinca televizyona yaklasip dügmesiyle açiyor. rihanna'yi çok begeniyor ve ayakta yakindan sessizce izliyor. asçi mehmet ve ben. biz. mutsuz ve magrur kadinlara asla dayanamiyoruz.

10 kisilik dus kabinlerinden 7'si kullanilabilir durumda. 7 kisi hazirlanip kabinlere giriyor. suyu açtiklarinda, çavus plastik sahte casio saatinden kronometreyi baslatiyor. asçi mehmet'e 5 dakika yetmiyor. suyun sicakligini ayarlamasi zaten 1,5 dakikasini aliyor.

süre doldugunda kabinler bosaltiliyor. yüzündeki kömür karasi temizlenmis, bir günlügüne beyazlamis gece kazancisi apo ve ortasina bir delik açtigi beyaz kalip sabunu espiri konusu oluyor. asçi mehmet sakalari anlamiyor, ilgilenmiyor da. ikinci grupta yikanacak askerlerin arasina karisip kabine tekrar giriyor. fark ediyorum ama çaktirmiyorum. 5 dakika daha kazaniyor.

kirmizi muslugu dayanabildigi kadar aciyor. sampuani cömertçe vücuduna bosaltip iyice köpürtüyor. gözlerini kapatiyor. teni yumusuyor. iyi hissediyor. rihanna'nin diamonds sarkisini mirildanmaya basliyor. 

2 gündür segiren sag gozümü düsünüp endiseleniyorum. banyo tavanina yogun bir sis gibi yükselen su buhari, sari isigi daha da güçsüzlestiriyor. sicak suyun altinda isirgan otu özleriyle iki numara kesilmis saclarimi köpürtüyorum. yanimdaki kabinden asçi mehmet'in sesini duyuyorum: "shine bright, tonight, you and I, we are beautiful like diamonds in the sky". sasiriyorum ve çok hosuma gidiyor. tüm askerlerin hosuna gidiyor. asçi mehmet'e eslik ediyoruz: "shine bright like a diamond".

sonu bu los isikli bodrum katinin 10 kisilik pis banyosuna çikan geçmisimizi düsünmüyoruz. gelecekle ilgilenmiyoruz. birkaç dakika daha istiyoruz. 5 dakikamiz bitmesin istiyoruz. asci mehmet, ben ve diger askerler. biz. biz rihanna'dan çok sey bekliyoruz. 

çavus casio saatinin oldugu kolunu havaya kaldirip sürenin doldugunu söylediginde asci mehmet icerden bagiriyor: "ben cikmiyem..cikmiyem..yeni girmisem". bu sefer inandiramiyor.

3 yil sonra bir pazar günü. asçi mehmet mutsuz kadinlarla dolu büyük bir sehirde bir esnaf lokantasinda çalisiyor. pazar günü tek tatil günü. sevgilisiyle büyük avm'lerden birinde bulusup yemek yedikten sonra birkaç vesaitle kenar mahallelerdeki evlerine dönüyorlar. aksam telefonda hayal kurup gelecek planlari yapiyorlar. sevgilisi kapatmak istediginde, asçi mehmet 5 dakika daha konusmak istiyor. "çünkü" diyor "10 dakikasi 50 kurustur"


9 Şubat 2013 Cumartesi

koridorun ışığı açık kalsın

sekiz yataklı yatakhanede tek boş yatağın yanına bavulunu bıraktı. kimse yoktu. geç kalmıştı. yatağa oturdu, yayların esnekliğini kontrol etti. fena değildi.

15 yaşındaydı. ilk defa evinden uzakta uyuyacaktı.

şehrin 25 km güneyi, bozkırların ortasıydı. prestijli üniversiteler vadeden yatılı lise. duvarlar yeni boyanmış. turuncu. kalitesiz espiri gibi. hüzünlü.

dün gece evinde uyurken odasının kapısı aralık, koridorun ışığı açıktı. uyuyor numarası yapmıştı, küçük aralıklarla su içmeye kalkan anne ve babası kapı aralığından içeri baktıklarında.

yeni öğrenciler yemekhaneye sırayla girdi. müdüre hanım (61 yaşında, ablak suratlı) konuşma yapacaktı. mikrofonu vardı (ne gerek vardıysa). bir ki. se se. ses kontrol.

en ön masadan başlayarak oturdular. her masayı 4'erli doldurup, sonrakine geçtiler. en son masada yalnız kaldı. yanına oturacak kimse kalmamıştı.

ellerini birleştirip masaya koydu. tırnakları diplerden kesilmiş. parmakları ince ve uzundu. etrafına baktı. bakışları kesik kesik, kısa süreliydi. pencere pervazındaki güvercin gibi. pencereye baktı güvercini gördü.

kalkıp kendinden önceki masayı 5'ledi.

çünkü yalnız kalamazdı.

çünkü yalnız kalamayız.

27 Ocak 2013 Pazar

65 AG Ş293

2 saattir ayakta duruyorum. 1 saatim daha var. güneşli ama soğuk bir kış günü. güneş ışınları yüzümde, gözlerimi kırpıştırıyorum. soğuk bir rüzgar var. yalova'nın armutlu ilçesinde iskeleye yakın bir tepecikten marmara denizi'ne bakıyorum. denize hiç bu kadar uzun bakmamıştım. içi su dolu kocaman bi çukur. sol tarafımda tümüyle yeşil kısmen ağaçlı tepecikler, eteklerinde birbirine sokulmuş küçük kasaba evleri, evlerin arasından uzanmış ince bir minare var. sağ tarafımda sadece çalılar, çalılar arasında kıvrımlı bir  asfalt yol.

denizden yansıyan parlak güneş gözümü alıyor, yüzümü kırıştırıyorum. dalgaların sesini de artık duymuyorum.

iki genç kız köy tarafından gelip önümden geçerken ürkek ürkek bakıyorlar. biraz ilerde durup konuşup gülüşüyorlar. diğer tarafa dönüyorum. 10 yaşlarında terlikli kel bir çocuk koşarak yaklaşıyor. üstünde marshall boya reklamlı galatasaray forması. aynısından benim de vardı. "hişt çocuk" diyorum. beni göremiyor önce. ağzı açık burnu sümüklü etrafına bakıyor. sonra kafasını kaldırıp "efendim asker abi" diyor içinde olduğum nöbet kulübesine bakarak. "sneijder geldi mi la" diye soruyorum. "yarın geliyor abi, bütün camia heyecanla bekliyoruz" diyor, koşarak uzaklaşıyor.

biraz daha bakıyorum denize. güneşin önüne gri bir bulut parçası geçmiş. sağ tarafımdaki iki genç kız birbirlerinin fotoğraflarını çekiyorlar. biraz bakıyorum. beyaz atkılı kısa boylu olan bir dizini kırıp yan bakarak poz veriyor. diğerinin sırası gelince baş parmaklarını ceplerine sokup, diğer parmakları dışarda bırakıyor. dakikalarca fotoğraf çekiyorlar. bir kaç karede benim de kadrajda olduğum hissine kapılıyorum. "pardon" diyorum, bakıyorlar. "bi bakar mısınız acaba?" diyorum, yaklaşıyorlar. ürkek ve utangaçlar. "fotoğrafların birkaçında ben de çıktım sanırım, e-mail adresimi versem benim bulunduklarımdan bir-ikisini yollar mısınız?" birbirlerine bakıp gülüyorlar. sadece benim fotoğrafımı çekip de gönderebileceklerini söylüyorlar. böylesini daha anlamlı bulduğumu söylüyorum. e-mail adresimi telefonlarına kaydedip uzaklaşıyorlar. arkalarından bakıyorum.

biraz daha bakıyorum denize. uzakta küçük siyah bir nokta. sanırım bir balıkçı sandalı. omzuma bir el dokunuyor. dönüyorum. raşit gülümseyerek "dalmışsın" diyor. gülümseyince gözleri kapanıyor. çinliler gibi. sevgilisi çinliymiş bu arada. neyse. şarjörü çıkarıyorum. kurma kolu 2 kere çekip sertçe bırakıyorum. emniyeti açıp tetik düşürüp emniyeti kapatıyorum. nöbeti bitirip vukuatsız raşit'e devrediyorum.

akşam yemeği içtimaında komutan biz hayalperest ve yediklerine dikkat etmeyen askerlerin firar etmediğine emin olmak için sayı alırken raşit'in telefonu cebinde gürültülü titriyor. komutan fark etmesin diye "BİR MARUZATIM VAR ARZ EDEBİLİR MİYİM KOMUTANIM?" diye bağırıyorum. aramızda bağırarak konuşuyoruz. telefonun sesini bastırıyorum. raşit rahatlıyor. komutan bana bakıyor. bir aydır çarşıya çıkmadığımızı yarın acaba çarşı izni olup olmadığını soruyorum. her şeyin yeri ve zamanı olduğunu belirtip susmamı emrediyor. "EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!"

akşam yemeği sırasında raşit'le tabldotlar elimizde aşçı ademe bakıyoru. adem her zamanki gibi gülümseyerek dağıtıyor yemekleri. raşit, adem'in deli olduğunu belki de çürüğe ayrılacağını söylüyor. çorbamı köftemi alırken ben de gülümsüyorum ademe elimde olmadan. çorba yanmış, köfte de pişmemiş. ikisini de yiyemiyorum.

yemekten sonra er gazinosunda raşit'le ali kırca'ya bakıyoruz. ali kırca üzgün gözüküyor. birand'ı anlatıyor. raşit "duygu yüklü konuşmalar sadece tasasız, boş insanları etkiler. birand'ın ailesine çok yavan içi boş geliyordur bu konuşma muhtemelen. mululuğu ya da mutsuzluğu en iyi anlatma yolu sessizliktir.." diye bir şeyler anlatıyor. ali kırca'ya bakarak "bence ağlayacak" diyorum. "hayır ağlamaz" diyor. iddiaya giriyoruz. kanalı değiştiriyorlar ali kırca ağlamadan. çayları ben ısmarlıyorum. tanesi 10 kuruş.

kazan dairesine apo'nun yanına iniyoruz raşit'le. apo yalova merkez'de gece çavuşuymuş eskiden. sevdiği kızı başkasıyla evlendirecekler diye firar etmiş. kızı kaçırmış. evlenmişler. kızın ailesiyle önce kavga edip, sonra ilişkileri düzeltmiş. yalova'ya dönüp teslim olmuş. bunları 5 gün içinde yapmış. henüz 20 yaşında. yalova merkez'den armutlu'ya gönderilmiş. burda da kalorifer dairesinde gece nöbetçisi. askere gelmeden önce de bir inşaatta gece bekçiliği yapmış. genelde gece yani. raşit'le telefonlarımızı gece apo'ya bırakıyoruz. sağolsun şarj edip sabah veriyor.

apo kalorifer kazanından közlenmiş patates çıkarıyor. birlikte yiyoruz. aşırı lezzetli. kantinden gazoz da almıştık. radyoda ahmet kaya çalıyor. "sivilde ne iş yapıyorsun hocam? bir mesleğin var mı?" diye soruyor apo. üniversite mezunu oldukları için kısa dönem askerlere hep hocam diyor. "mesleğim yok hocam. tek zanaatım, elimden gelen tek şey geçmişi yad etmek, özlemek." diyorum. raşit "baudelaire gibi diyosun yani hocam ha ha ha" diye gülüyor. apo "baudelaire kim hocam" diye soruyor. raşit "19. yüzyılda yaşamış bir fransız şair. zevk düşkünü. frengiden öldü." diyor. "yalnız bir adamdı. ailesi çok zengin olmasına rağmen sefalet içinde yaşadı. ayrıca annesinin dizinde ağlayarak öldü." diyorum.

apo'dan ayrılıp koğuşa çıkıyoruz. adem'le mehmet yatsı namazını kılıyorlar. farza yetişiyorum. mehmet aslında baş aşçı. adem yardımcısı. mehmet yüz felci geçirdiğinden 10 gün istirahat aldı. konuşurken yüzü bir yana kayıyor. belki de bu yüzden mecbur kalmadıkça konuşmuyor. "allah kabul etsin" diyorum. adem gülümsüyor. yüzü tıraşlı ama yanakları boynu kıl içinde. mehmet gözünü kapatıp başını eğiyor.

rüyamda sokakta yürüdüğümü görüyorum. çişim geliyor. üşenerek yatakta doğruluyorum. koğuş karanlık. saatim çalındığı ve cep telefonum kazan dairesinde olduğu için saati öğrenemiyorum. tuvalete doğru yürüyorum. uzaktan mutfağın ışığını görüyorum. mutfağa gidiyorum. içerde yeni yıkanmış boyum kadar yemek kazanları arasında yere çökmüş, dizlerini karnına çekmiş, ellerini birbirine bağlamış ademi görüyorum. hıçkırarak ağlıyor. geldiğimi fark etmiyor. "adem" diyorum, duymuyor. ne yapacağımı bilemediğimden ısrar etmiyorum. tuvalete gidiyorum. saati öğrenmeden yatağıam dönüyorum. horlayanların sayısı artmış.

uykuya dalarken adem'i düşünüyorum. köfteyi az pişiriyor, çorbayı yakıyor, baş aşçıyla namaz kılıyor, her gün traş oluyor, yanağındaki kılları önemsemiyor, deli olduğunu söylüyorlar, gizli gizli mutfakta kazanların arasında ağlıyor ama genelde gülümsüyor.

uyandığımda rüyamı çok net hatırlıyorum. kamuflajı giyip tıraş olurken unutuyorum. adem'e bakıyorum. göremiyorum. mutfağa gidiyorum. orda da yok. kazanların arkasındaki duvarda bir yazı görüyorum, ayakkabı boyasıyla yazılmış, ne zaman yazıldığı belli değil: 65 AG Ş293 (anlamı: van - adem güçlü - şafak 293).

sabah içtimaında bölük komutanının çarşı izni verdiğini söylüyorlar. ayrıca devriye timleri açıklanıyor. 2 gün sonra adem ve raşit'le birlikte fıstıklı köyü'ne gece önleyici kolluk devriyesine çıkıyorum. iyi haber.

çarşıya çıkıyoruz toplam 10 asker. bir aydır çarşı iznini bekliyoruz. 1 saat sonra yapacak bir şey bulamayıp sıkılıyoruz. internet kafeye gidiyorum. 6 asker görüyorum. benle birlikte 7. e-mail'lerimi kontrol ediyorum birsürü promosyon e-mail'i arasında bir arkadaştan gelen mail sevindiriyor. ayrıca içinde 2 fotoğraflı yazısız bir mail görüyorum. fotoğrafları açıyorum. beyaz atklı kısa boylu bir kız var fotoğrafın ortasında. yan durmuş, bir dizini kırmış. sağ tarafta marmara denizi sol üst köşede nöbet kulübesi içinde yeşil bere kahverengi kamuflaj ve çapraz tüfekle ben. diğer fotoğrafta elleri ceplerinde erkeksi bir pozla uzun boylu bir kız sağ köşede marmara denizi ve sol köşede yine ben. gülüyorum. bir askerle göz göze geliyorum gülerken, susup tekrar ekrana dönüyorum. fotoğrafları buraya koymayı düşünüyorum, sonra vaz geçiyorum. 25 dakika sonra yapacak bir şey kalmıyor. 3 saatim daha var. çocuklarla counter oynuyorum biraz. assault kuralım diyorum, onlar pool day istiyolar. sonra benle oynamak istemiyorlar. oturuyorum bunları yazıyorum. internet cafe'de kulaklıklar hep bozuk.

13 Ocak 2013 Pazar

lacivert süveter

boynu ağrıdığı için sağa sola çevirdi. 64 saattir kimseyle konuşmadığının farkında değildi. oğlunu aradı, cevap alamadı. sol eliyle telefon rehberindeki isimlere baktı. çoğunu senelerdir görmemişti. bazı isimleri tanımadı. 2 kişiyi sildi. hemen pişman oldu. belki lazım olurdu.

43 yaşındaydı. zayıf ama göbekli, 165 cm boyunda, kalın kaşlı, küçük ağızlı, sıkıcı ve başarısız bir adamdı. az önce telefon ettiği tek çocuğu annesinin ölümünden 3 sene sonra başka bir şehirde yaşamaya başlamıştı.

67 saat olmuştu ki mağazaya genç bir oğlan ve annesi girdi. sadece okul kıyafetleri satıyordu. "buyrun" dedi. sesi çatlak çıktı. boğazını temizledi. oğlan sıkılıyordu. annesi lacivert süveterlerden bir tane seçti, aldılar ve gittiler. tüm gün 7 müşteri gelmiş, 5'ine satış yapmış, 19 cümle ve 53 kelime söylemişti. havaların erken karardığı mevsimdi. mağazayı erken kapattı.

buz gibi havaya rağmen biraz dolaşmak istedi. nereye gideceğini bilemedi. yapacak bir şey bulurum umuduyla yolunu biraz uzatarak kulaklarını acıtan rüzgâra aldırmadan yavaş adımlar attı. bulunduğu sokakta en acelesi olmayan adamdı. dazlak kafası, yanlarda beyaz saçları, küçük ağzı, kızarmış kulakları ve genelde lise öğrencilerinin giydiği lacivert süveteriyle oldukça çirkindi. 

yaşadığı binaya girmek üzereyken komşusu genç kadınla karşılaşınca nedense birlikte girmeye çekindi. gururlu bir tavırla, apartmanın önünden geçip gitti. ilk sağdan dönüp bir kare çizerek tekrar apartmanın önüne geldi. eve girince oğlunu bir kere daha aradı, yine ulaşamadı. başarısız olduğu kadar da yalnız bir adamdı. oğlunu 2 senedir görmemiş, karısı 11 sene önce ölmüştü. hem karısı hem de amcasının kızıydı. kadın aile zoruyla evlenmiş, kocasını (amcasının oğlunu) ömrü boyunca küçümsemiş, kendine layık görmemişti. sıradan mutsuz evliliklerden biriydi. kadın "ölsem de kurtulsam" derdi. "öldü de kurtuldu" diye düşündü oğlu 11 yıl önce annesinin çukurdaki cesedine çamur atarken. yağmurlu bir gündü. babası ıslanmamak için mezarlığın bekçi kulübesinde beklemişti. mezar bekçisi remzi uykudan uyandırıldığı için sinirliydi. 30 yıl vadeyle aldığı güneş almayan 2 odalı dairesi vardı. boş zamanlarında uyurdu. her neyse..

yatak odasına gitti, soyundu, giyindi, yatağın sağ tarafına girdi. her zaman sağ tarafta uyurdu, ışık düğmesine uzanabildiği için. hayatın bir çok alanında hiç de bu kadar pratik ve mantıklı değildi. telefonunun alarmını 7'ye kurdu, düğmeye uzandı, ışığı kapattı.

6:30'da kendiliğinden uyandı. yarım saat daha uyumak istedi ama uyuyamadı. hatırlamadığı rüyasında karısını görmüştü. doğrulup pencereden süt beyazı gök yüzüne baktı. tüm gece kar yağdığını anladı. sokak sessiz ve muhtemelen kar kaplıydı. yatağın dışı buz gibiydi. yalın ayaklarını soğuk betona indirdi. canı yandı. terliklerini aradı, bulamadı. soğuk betonda seke seke tuvalete gitti. terlikleri görünürde yoktu. canı sıkıldı. tuvalette 13 dakika durdu. düşünecek başka bir şeyi olmadığı için (sanırım) aklına dün akşam bina girişinde karşılaştığı komşusu genç kadın geldi. yolunu değiştirdiği için kendine kızdı. ayrıca tuvalet kağıdının bittiğini fark etmediği için de. 13 dakikadan uzun kalsa kendine kızacak çok neden bulabilirdi. onu tanıyanlar gibi o da kendini beğenmezdi. onlarla hemfikir olduğu nadir konulardan biriydi bu.

mağazanın önünde birikmiş karı 7 dakikada küredi. bir sigara yaktı. yoldan geçenleri izledi: erkek, kadın, yaşlı, genç, yalnız, hızlı yürüyen, soğuğa aldırmayan, müşterisi olmayan simitçi, her neyse.. karısını düşündü (belki de hatırlamadığı rüya yüzünden). son gecelerini. çekirdek çitleyip televizyon izlerken karısının onu izlediğini fark edince tedirgin oluşunu. neden baktığını sorduğunu. "hiç" deyişini. her zaman olduğu gibi yine kendinden önce uyuyan karısının kırmızı kareli yorganın dışında kalmış, siyah, düz, şampuan kokulu saçlarını. kendinden önce uyunmasından nefret ederdi. kimseye söylemedi.

öğlen oğlu kadar yaşlı teybinin radyosundaki kadından intihar etmek için pazar gününü seçenlerle alakalı bir şeyler dinlerken; sucuklu yumurta, tulum peyniri, ekmek ve çayla karnını doyuruyordu. komşu berber dükkanının berberlerinden celal girdi içeri. geveze bir adamdı. "İsmet, zabıtalar da aynı senin gibi giyiniyor lan!" dedi gülerek. lacivert süveterine, açık mavi gömleğine baktı. gülümsemeye çalıştı. bir çay da celale koydu. celal çayını alırken cebinden bir zarf çıkardı: "akşam bizim oğlanın düğünü var söylemiştim, mutlaka bekliyorum!" 

radyodaki kadın suriye'deki iç savaşı anlatıyordu. suriye sınırında askerlik yapan celal anılarını  anlatmaya başladı. ismet'in askerliği 3 hafta sürmüş, şeker hastası olduğu için çürük raporu alıp, bir pazar günü koğuşundan valizini toplayıp, isimlerini bile öğrenemediği 3 haftalık askerlik arkadaşlarıyla vedalaşmadan ayrılmıştı. merdivenlerden inerken ranza arkadaşı osman'la karşılaşmış, kucaklaşmış ve mahcup olmuştu. hayatı beceriksiz ayrılışlar, vedalar, terk edişlerle doluydu. celal'i dinlerken bunları düşündü. celal konuşmasını bir anlık durdurup cebinden mendilini çıkardı. sümkürdü. mendilini açıp sümüğüne baktı. bir kat daha yapıp yine sümkürdü. üstüne bir kat daha yapıp.. her neyse!  

bu sırada radyodaki kadın okullardaki tek tip kıyafet zorunluluğunun kaldırıldığını söyledi. artık herkes istediği kıyafetle okula gidebilecekti. ismet o an iflas ettiğini anladı ama çaktırmadı. çayını tazeledi. celal gittikten sonra bir ayağı kısa olduğu için sürekli sallanan masasının sol tarafındaki çekmeceden defterini çıkardı. sağ eliyle bir şeyler yazdı, bir şeyleri karaladı. aslında solaktı ama ilkokul öğretmeninin ısrarı yüzünden sağ elle yazmayı öğrenmişti. sol eline telefonu alıp kıyafetleri aldığı depoyu aradı. henüz gelmemiş siparişlerini iptal etti. telefondaki kadının yaşını tahmin etmeye çalıştı. maksimum 25'ti.

telefondan sonra kapattı mağazayı. müşteri de yoktu zaten. kendisi için 4 tane daha %100 yün lacivert süveteri siyah desensiz poşete koydu. mevsim kıştı. kar yağıyordu. daha çok yağacaktı. öğle yemeğinden artan yarım ekmeği de alıp evine yürüdü. yürürken hep önüne baktı. oğlunu cevapsız aradı.

akşam celal'in oğlunun düğünündeydi. gittiği bütün düğünlerde olduğu gibi erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla dans etti. yanına 5 dakikalığına oturan celal keyifsizdi (çünkü kız tarafı çok daha kalabalıktı, ayrıca kızın büyük abisinden hak ettiği saygıyı görmediğini düşünüyordu). ismet kavurmalı pilav yedi. kavurma fazla yağlı, garsonlar papyonluydu. şeftali suyunun bir kısmını daha içmeden lacivert süveterine döktü. boynunu  sağa sola çevirdi, ağrısı geçmedi. ucuz düğün salonunun sarı cılız ışıklarının çukur siyahı pencerelerdeki yansımasına baktı. üzgündü. celal'e görünmeden ayrıldı.

apartmanının önünde durdu. karşı kaldırımda soğuktan ellerini ovuşturan zenci işportacıyı izledi. binaya girmedi, yürüdü. çok yürüdü. şehrin bilmediği sokaklarına geldi. uzaktan bir jandarma arabasının mavi ışıklarını gördü. araba yaklaştı, içinden kamuflajları birkaç beden bol 3 genç jandarma indi. birisi ismet'e dalgın dalgın baktı. ismet yolunu değiştirdi. uzakta olmayan bir köpek havladı. tedirgin oldu. ellerini ceplerine soktu. yazıları akmış bir duvar yazısı gördü: "kar yağacak". biraz baktı. bakarken yazının üstüne nefesinin buharı düştü. yürümeye devam etti.

ilk sağdan girdi. büyük bir bina gördü: lacivert otel. 17 dakika sonra otelin 4. katında, caddeye bakan bir odadaydı. perdeyi aralayıp yolun karşısındaki binaların pencerelerine baktı. balkonların birinde beyaz atletli sigara içen bir adam gördü. karısı o gün doğum yaptığı için evde sigara içmeyi bırakmış, kalın bir şeyler giymeye de üşenmiş, balkonda sigarasıyla üşüyordu. ismet lobiye inip biraz oturup etrafına baktı. kimse yoktu. dışarı çıktı. şairler sokağına ismini sevdiği için girdi. çamurlu sokakta kimse yoktu. sokağın bitmesine 3 kapalı dükkan, 1 nöbetçi eczane kala, sağ taraftan bir kadın sesi yükseldi: "merhaba yakışıklı!". ismet sese gitti. uzun çizmelerin bittiği yerde mavi bir paltonun arasından çıkmış çıplak bacaklar başladı. bacaklar 30 yaşlarında kırmızı rujlu, kızarmış gözlü, sarıya boyanmış saçlı bir kadına aitti. "biraz eğlenmek ister misin?" ismet konuşmadı. yoluna adımlarını hızlandırarak devam etti. 2 kere dönüp arkasına baktı. ikisinde de kadınla göz göze geldi. ikincisinde kadın gülümsedi. 

sebebini tam olarak bilmiyorum (belki yalnızlıktandır): 30 dakika sonra ismet tekrar kadının önündeydi. ilk önce yine ağzını açamadı, hızla çarpan kalbi ağzından fırlamasın diye. kadın "kusura bakma, ücreti peşin alıyorum" dedi, lacivert otel'e yürürken. ismet 17 dakika önce atm'den çektiği paranın neredeyse tamamını verdi. kadın ismet'in koluna girdi. ismet rahatsız oldu, dazlak kafası, çirkin yüzü kızardı ama sesini çıkarmadı. otelin önüne gelince ismet durdu. hayır. böyle giremezdi içeri. önce kendisi girecek, kadın dışarıda bekleyip 15 dakika sonra gelecekti. kadın biraz oflayıp kabul etti.

ismet odasına çıkar çıkmaz pişman oldu. kadın zaten parasını almıştı, gelmemesi için dua etti. yine de 15 dakika içinde 3 kere banyo aynasında görünüşünü kontrol etti, odaya göz attı düzgün mü diye. telefon çaldı: "ismet bey misafiriniz var." daha çok pişman oldu ama vazgeçemedi (neden bilmiyorum). bekledi. az sonra topuklu ayakkabı sesleri duyuldu koridordan: tak tak tak. gözleriyle duvarın arkasındaki kadını takip etmeye çalıştı. kadın kapının önünde durdu. "saçını düzeltiyor" diye düşündü. aslında telefonunu kontrol edip, parasını çantasında daha güvenli bir yere koyduğunu bilmiyordu. bilse de fark etmezdi.. her neyse! kapı çaldı. ismet biraz daha bekleyip açtı. boğucu bir parfüm yoğunluğu yüzüne hücum etti. hafif öksürerek karşılık verdi. kadın tüm çarpık sarı dişlerini göstererek güldü: "merhaba sevgilim. beni özledin mi? ha ha ha.." kendini o kadar kötü hissetti ki ağlayan avrupalı mavi gözlü çocuğun portresinin altındaki bordo koltuğa zor oturdu. ağlamak için kadının gitmesini beklemeye karar verdi. sordu: "ne içersin?" kadın "vodka redbull" diye yanıtladı mavi paltosunu çıkarırken. mini bardan kendine de şeftali suyu aldı. bu sefer süveterine dökülmemesine dikkat etti. konuşmadan içtiler."neden hiç konuşmuyorsun?" dedi kadın sarı dişlerini göstrererek. "aklıma bir şey gelmiyor." dedi ismet. sonraki 19 dakikalık sıkıcı rezil konuşmalarını anlatmayacağım.

ismet banyoya gitti, aynada kendini izledi. tam kapanmamış kapıdan bordo koltuğun karşısındaki aynanın yansıması banyonun aynasına düşüyordu. aynalardan göz göze geldiler. garip bir bakışma oldu. kadın aynadan kaybolurken "ben yataktayım!" diye bağırdı. ismet biraz daha kendine bakıp içeri geçti. kadın soyunuyordu: "çıkarsana üstündekileri". ismet "dur acele etme" dedi. kadının yanına oturdu. açık göğüslerine bir kere dayanamayıp baktı. televizyonu açtı. "bir şey yapmayacağız. istersen burada uyu. istersen de gidebilirsin.". yatakta sessizce oturup televizyona baktılar birkaç dakika. kadın çantasına uzanıp telefonunu aldı: "bak giderim o zaman." "sen bilirsin." kadın giyindi. ayrılırken ismet kapıya kadar eşlik etti, tokalaştılar. ismet yatağa döndü. bordo koltuğun üstündeki ağlayan çocuğa baktı. öptüğü bütün kadınları tek tek düşündü. hayır. ağlamadı. çoğunu ne kadar sıradan, bayağı, önemsiz hatta aşağılık bulsa da hepsini tek tek aslında ne kadar çok düşündüğünü fark etti. başka şeyler de düşündü. bir türlü uyuyamadı yatağın sağ tarafında. yakın bir camiden sabah ezanı okunmaya başladı. ezanı sonuna kadar dinledi. evine gitti.

apartmanına yaklaşırken dairesinin ışığının yandığını gördü. asansörü beklemedi. merdivenleri hızlı çıktı. içeri girip her şeyi bıraktığı gibi buldu. ışığı açık unutmuştu. kendini inanılmaz yalnız hissetti. ağrıyan boynunu sağa sola çevirirken evde unuttuğu telefonundaki oğlundan gelen 5 cevapsız aramaya bakıyordu. telefonu kapattı. sabahın 7'sinde yatağa girdi.  

29 Ekim 2012 Pazartesi

Cengiz


Cengiz 55 yaşında zayıf, dar omuzlu, büyük burunlu pek dostu olmayan bir adamdı. Erzincan'ın Üzümlü ilçesinde doğmuş, büyümüş ve ölecekti. Uzaktan bir akrabasıyla evlenmişti kesin olarak hatırlamadığı bir yaşta. 8 kız çocuğu vardı.

1976 yılının yağmurlu bir Aralık akşamı evinin önünde 9. çocuğunun doğmasını bekliyordu. Soğuktan kendi nefesini görüyordu. Karısı normal zamanına 15 gün kala fenalaşmış, apar topar komşu kadını ve mahallenin ebesini çağırmışlardı. Kızların en büyüğü Mualla babasının yanındaydı. Su istedi Cengiz kızından. Mualla mutfağa gitti, temiz bardak bulamadı, babasını da bekletmemek için yıkamaya girişmedi. Demir bir tasla getirdi suyu. Su çok soğuktu, Cengiz’in içerken dişleri ağrıdı, yine de içti tamamını. Hayatı boyunca dişlerinden çok çekti.

Yaklaşık yarım saat sonra Ebe evden çıktı. Yüzü ifadesizdi: Allah bağışlasın, nur topu gibi bir kız çocuğu. Fenalaştı Cengiz, bir dakika sonra bayıldı. Hastaneye götürmediler. Ayıldığında karısının yanındaydı. Karısı uyuyor numarası yaptı. O gece hiç konuşmadılar.

Kızlarını çok sevdi ama duygularını pek belli etmezdi. 1978 yılında bir yaz akşamı evinin mutfağında ağlamaya başladı. Ağlama sinir krizine dönüştü. Sonunda bayıldı. Hayatı boyunca toplam 2 kez bayılmıştı. 2.’sinin sebebini kimse öğrenemedi. En küçük kızı Şaziye 19 aylıktı ve o anı her zaman çok iyi hatırladığına yemin etti.  3 yıl  sonra Cengiz öldü. Şaziye babasını genelde birlikte mercimek çorbası içerken hatırladı. Kızların hepsi mercimek çorbasını severlerdi.

Mualla hiç evlenmedi. Diğer kızlar küçük yaşlarda evlendiler. Birkaçı Üzümlü'nün dışında hayatlarına devam etti. Şaziye Almanya'da öldü, kardeşlerin içinde en güzeliydi. Diğerleri gibi o da mutsuz bir yaşam sürdü.

14 Ekim 2012 Pazar

7 Şubat 2012 Salı

“Uçaktaki küçük kız/Bebeğinin başını çeviren/Bana baksın diye.”

Bekleme salonunda benden başka genç bir anne ve küçük çocuğu, iki orta yaşlı kadın vardı. Hemşireler girip çıkıyordu sürekli. Çocuk ordan oraya koştu durdu. Anne biraz tedirgindi. Çocuğuna gözden kaybolmayı yasakladı. Çocuk koşarak geldi kadının bacaklarına sarıldı. Kafasını kaldırıp baktı ki sarıldığı bacaklar annesinin değil. Çok utandı. Salondaki herkes -ben dahil- güldü.

Annesinin yanına koşup “Anne ben mi hastayım.” diye sordu. “Hayır Necati ben hastayım, seni görebileceğim yerlerde oyna yoksa uf olursun bak!” Annesini dinlemedi biraz daha koştu.

Hemşirelerden biri kucağına alıp, yanımdaki koltuğa oturttu. Karşımızdaki televizyonda bir çizgi film kanalı bulup sesi açtı. Anlaşılacak kadar değil, sadece bir uğultu duyuluyordu.

“Kaç yaşındasın Necati?” dedim, gözlerini televizyondan ayırmadı. Cevap vermedi. “Bence en az on beş yaşındasın.” dedim. Kafasını sağa sola salladı. “Kaç yaşındasın o zaman?” Parmaklarına baktı, önce 5 yaptı, sonra 3 yaptı, emin olamadı 4 yaptı, tekrar 3’e döndü. “3 yaşında mısın?” dedim. Kafasını aşağı yukarı salladı. Heralde tüm gün boyunca gördüğüm en yakışıklı adam olduğunu söyledim. Yine gözlerini televizyondan ayırmadan teşekkür etti.

Hemşire geldi. “Necati Bey sizin sıranız.” dedi. Gözlerini televizyondan ayırıp “Ben Necati Bey değilim” dedi küçük adaşım. Güldüm. Hemşire tekrarladı. “Necati Bey sıra sizde.” “Ben Necati Bey değilim.” diye bağırdı. “Sakin ol dostum.” dedim. “Ben hallederim.” Hemşirenin yanına gittim, birlikte doktorun odasına girdik.

Gökyüzü gri, havalar soğuk, haziran uzak, hastane kötü kokuyordu. Kalın giyiniyorduk. Masada kocaman Doktor Müge yazıyordu. Dışarda hıçkırarak ağlayan bir kadın vardı. Önemsemedim. Doktor Müge de önemsemedi. Gözlüğünü takıp bir sürü soru sordu. Hepsini cevapladım yüzüne bakmadan. “Sol kulağınız duymuyor Necati Bey” dedi. “Biliyorum.” dedim.

25 Aralık 2011 Pazar

damla

aralık ayının sonlarına doğru, soğuk ama güneşli bir pazar günü, sağlam bir kahvaltı yaptıktan sonra bir kaç parça kıyafet almak için alış-verişe çıktı.

soyunma kabininde mavi bir mont denerken dans etti. Sadece 1+1 evinin banyosunda (aynada kendini izleyerek) ve soyunma kabinlerinde dans ediyordu. mavi mont dar geldi, karnını içine çekip zorladı biraz ama yine olmadı. büyük bedenini bulmak için çıktı kabinden.

güvenlik kamerasına gözlerini dikip, güvenlik görevlisinin de o an kendisine gözlerini diktiğini, göz göze geldiklerini hayal etti, gülümsedi, onun da gülümsediğini düşündü.

internetten tanıştığı adamla buluşmaya giderken makyajı abarttı biraz. pişman olup yıkadı yüzünü. taksideyken parfümü de fazla sıktığını düşünüp pencereyi açtı, parfüm biraz uçsun diye. taksici klimayı kapattı. adam beklediği gibi fotoğraflardakine göre daha kel ve çirkindi. muhabbet edemediler. bol sessizlik yan masalara bol bakışmalar.

aşık olduğu adamın çalıştığı kafeye gitti. o gün öğrendi; adamın sadece kendi kahvesine değil, herkesin kahvesine kalp işareti yaptığını. üzüldü. bir daha gözlerine bakamadı.

akşam bozulmadığından emin olamadığı perşembeden kalma yemeği yerken telefonda annesine "çok iyiyim anneciğim, her şey yolunda" dedi, ne yediği hakkında da yalan söyledi.

telefonu kapatıp televizyonu açtı. izleyecek bir şey bulamadı. ağlarken uyuyakaldı.

21 Ekim 2011 Cuma

eve dönmeden hemen önce

"sizin ne vardı?"

dedi kasiyer. yüzüne bakmadan cevap verdim:

"2 karışık tost"

"içecek var mıydı?"

"büyük ayran"

köşedeki 37 ekran televizyonda kaddafi'nin ölüm haberi vardı. dışarı çıktım. otobüs durağına yürüdüm. durak kalabalıktı. biraz uzaktaki direğe yaslanarak bekledim. hemen yanımda mavi montlu bir kızla, kör bir çocuk vardı.

"biz aslında tanışmıştık" dedi mavi montlu kız. "yemekhanede, bir kaç gün önce."

"ha olabilir" dedi kör çocuk.

sustular bir süre. mavi montluyla üç kere göz göze geldik. ikisinde ben, birinde o gözünü kaçırdı.

"aa şarap mı bu" dedi mavi montlu kız kör çocuğun elindeki poşete bakarak.

"evet, şarap"

"kırmızı mı? beyaz mı?"

"kırmızı.." biraz duraksadı "aslında bilmiyorum, sormayı unuttum ama kırmızı olması lazım."

"dur bakayım" dedi mavi montlu poşeti eline alırken. Aynı anda ben de durağa yaklaşan otobüsüme ilerledim. tam içeri girerken koşarak bi adam geldi, elinde yeni yakılmış sigarası. hızlı bir iki nefes çekip attı sigarayı. tam önüme düştü. yerler ıslaktı. düşer düşmez söndü.

"atmasaydın" dedim "5 dakikada bir otobüs var, bi sonrakine binerdin." güldü:

"ehehe, yok yahu önemli değil, nolacak."

otobüste yanıma oturan adam telefonuyla uğraştı sürekli. bir kaç mesajını okudum. burcu diye birine "geleyim mi?" yazdı, cevap geldi: "çok istiyorsan gel." sinirlendi, bi daha mesaj yazmadı. gitmemiştir diye tahmin ediyorum.

ben de uyudum sonra, başım omzundan düştü bir kaç kere. inmem gerekenden bir sonraki durakta uyandım.

22 Eylül 2011 Perşembe

boşa geçmiş yıllar..

yine param yok. işim yok. yarın napıcağımı bilmiyorum. borçlarımı ödeyene kadar kira vermemek için arkadaşımın evinde yaşıyorum uzun zamandır. iyilik altında kalmamak için “bari faturayı ödeyim bari şunu ödeyim, bunu alayım..” diye normal kira masrafının çok üstünde para harcadım. uzun süreli misafir olduğum için de rahat edemiyorum. bazen çok saçma. neyse.

bir cuma akşamı kemal, “buluşalım” dedi, “sen,ben, cihan”. "olur" dedim.

oturduk konuştuk. keyfim pek yerinde olmadığı için muhabbete kedimi veremedim. cihan “konuşurken bana bak” dedi. gülümsedim. kemal “birer çay daha içelim mi” diye sordu ama kalkıp başka yerde devam etmeye karar verdik. hesabı ödedim, cihan “şimdi çay ısmarladın diye gecenin hesabını bize yıkarsın” dedi. güldüm.

yeni bir cafe açılmış bizim oralara. cihan “oraya bir bakalım, ortam güzelse otururuz, yoksa başka bir yere gideriz” dedi, gittik, baktık. ortam güzel değildi ama yine de oturduk. çünkü cihan mekan sahibini tanıyordu (onlarla samimi olabilenlerden) ve hemen muhabbete başlamıştı.
güzel muhabbet ettik. kadınlar, iş, okul.. başka insanlar geldi, gitti. ilerleyen saatlerde durgunlaşıp etrafı izlemeye, muhabbetten kopmaya başladım.

küçük bir yerdi. arka masada kırmızı rujlu, turuncu hırkalı, (hay allah saç rengini hatırlayamıyorum) genç bir kadın tek başına oturuyordu. ara sıra barın arkasına geçip nostaljik şarkılar açıp sigara içerek eşlik etti. ara sıra ona baktım. hayatını merak ettim.

uzak bir masada çok şişman ve çirkin bir kadınla, az saçlı çirkince 40’lı yaşlarında çok sarhoş bir adam vardı. adam çok içti. bir elini de kadının belinden ayırmadı. bir kaç kere öpmeye kalktı. kadın bir kaç sefer tepkisiz öpmesine izin verdi. birkaç sefer öptürmedi. ağzına kadar şehvet doluydu. genel olarak bir acıma ve tiksinti duydum.

ben böyle etrafıma bakıp arada muhabbete kulak kabartırken, köşede bir kızın bana baktığını gördüm. siyah uzun dalgalı saçlı, nispeten uzun boylu, beyaz tenliydi, gözleri de maviymiş sonradan öğrenecektim.

ben de ona baktım. gülümsedi bir şeyler söyledi. ne yapacağımı şaşırdım. gülümsedim. “anlamıyorum” der gibi yaptım. tuvalete girdi. ne yapmam gerektiğine karar veremedim. garson siparişleri alırken bile “en son benimkini alın” derim, o derece kararsız bir insanım, böyle bir durumda bu kadar kısa zamanda asla karar veremezdim.

kız çıktı, arkadaşının karşısına pencere kenarındaki masasına oturdu. konuştular. arada bir bana baktı. ben de ona baktım ama ne yapacağımı bilmeden boş kafa-ifadesiz suratla (mal mal) baktım. bari gülümseyeyim dedim. sağolsun, o da gülümsedi.

bu arada masadaki muhabbetten iyice koptum. kemal hüzünlü bir olay anlatmaya başlamış. biraz kulak kabartmaya çalıştım bir yandan da kıza baktım. gülümsedim ama masa hüzünlü çaktırmamaya çalıştım.

cihan telefonuyla uğraştı sürekli. hakan (sonradan geldi), “cihan bu geceki mutlu sonunu hazırlıyor” diye takılıp kime mesaj çektiğini sordu. cihan sadece gülümseyip konuyu kapattı. kemal olsaydı mutlu sonunu hazırlayan, tüm detayları anlatırdı diye düşündüm.

telefonum titredi. mesajı okudum. cumartesi ahmet abiler halısaha maçına çağırıyolar. tabi gelirim dedim. şu sıralar hiçbir şeye hayır diyecek halim yok. yine kıza baktım yine gülümsedim. o da gülümsedi. dışarıyı işaret ettim. ne diyosun der gibi hareketler yaptı. yine dışarıyı işaret ettim. sigaramı alıp dışarı çıktım.

geleceğinden emindim, geldi.

“gelmiceksin sandım” dedim.

“numaramı kağıda yazdım vermeye çalıştım hiç farketmedin bile” dedi.

kararsız bir insan olduğumu ne yapmam gerektiğine karar veremediğimi tekrar anlattım, biraz esprili anlattım, sağolsun güldü.

adı özlem’di. öğrenciydi. sarhoşken bile biraz utangaçtı, ya da öyleymiş gibi yapıyordu, tam anlayamadım.

normalde yolda görüp selam vermediğim bir arkadaş geçti önümüzden. selam verdim. hal hatır sordum.

özlem’in arkadaşı da aşağı indi. hande. konuştuk biraz. o da öğrenciymiş, gazetecilik okuyormuş ankara’da. özlem’i ziyarete gelmiş. sarhoş değildi. gazetecilik ve ankara’yla alakalı aslında merak etmediğim bir kaç soru sordum.

yarım saat kadar sonra kemaller da dışarı çıktı. Onlar çıkınca kızlar içeri gitti. vedalaştık, kemal’le sarılırken “hesabı kapattık bi şey ödemene gerek yok ” dedi. gecenin hesabını onlara yıkmış oldum böylece.

içeri girdim. girerken özlem'in yerdeki sigara paketini aldım. kalkmak için hazırlanıyorlardı.

“özlem sigaranı unutmuşsun onu getirdim”

“bitmişti, paket boş zaten”

“biliyorum, gelmek için sebep olsun diye aldım” garsondan para üstlerini aldılar.

“bişeyler daha içmeyelim mi” dedim hande “kalkmamız lazım” dedi. ama özlem kabul etti. içtik.

güzel sayılırdı, gizemli bir karizması vardı ama sohbet ilerledikçe aptalca şeyler söyledi, konuşmasa, hareketsiz sigarasını içip uzaklara baksa, hakkında tahminlerde bulunsam çok daha güzel olurdu. muhtemelen tanıdıkça batacaktı ama konuşmak zorundaydık. gözlerinin mavi olduğunu söylüyordu ama bana kahverengiymiş gibi geldi.

bir ara konuşurken elimi tuttu. elleri yumuşak güzeldi. salak salak oynamıyor sadece tutuyordu. sade, net ve başarılıydı. hande tuvalet için kalktı. yalnız kalınca öpmek istedim, öptürmedi. çok özür diledim. çok utandım. tuvalet için kalktım. arkamdan geldi. biraz içerde başbaşa konuştuk. neden bilmiyorum ama sarıldık.

gece 3’te mekanı kapattılar, kalktık. özlem topuklu ayakkabılarıyla zor yürüyordu. beline sarıldım. boynumu öptü. hande bizi yalnız bırakıp önden yürümeye başladı.

çok güzel kokuyordu, vücudu biçimliydi, beline sarılmama izin veriyordu. aşık olmamam için hiç bir sebep yoktu. boş su şişesini çöp kutusuna atmaya gittim. özlem olduğu yerde topuklu ayakkabılarını çıkarıp eline aldı. sallana sallana yürümeye başladı. tek ışık kaynağı bize doğru gelen arabaların farlarıydı. elinde ayakkabilarıyla sallanan özlem olağanüstüydü. serin bir rüzgar vardı. biraz da üşüdüm. işte tam o an zaman yavaşlasın da o anı çok uzun yaşayayım, özlem sallana sallana çıplak ayaklarıyla asfaltta yürüsün, ben arkasında, gözümüzü araba farları alsın istedim günlerce. yaşayamadım.

özlem’in evine yaklaştık. “bir saniye dursana” dedim. durdu. ellerim belinde, gözlerine baktım. çok etkileyici bir şeyler söylemeliydim, sonra da öpüşmeliydik, ama aklıma bir şey gelmediği için bir süre boş kafa-ifadesiz suratla baktım. “gerçekten de maviymiş” dedim. gülümsedi. öpmek için uzandım, o da uzandı. öpüştük. uzun uzun öpüştük. sonra geri çekildim. gülümsedim. tekrar uzandım, o uzanınca hemen geri çekilip gözü kapalı beni öpmeye gelen özlem'i izledim. işte o an da zaman yavaşlasın o anı daha çok yaşayayım, özlem saatlerce beni öpmeye gelsin istedim, yaşayamadım. dudaklarımı bulamamanın şaşkınlığıyla gözlerini açtı. tekrar öpüştük birkaç dakika. sonra gitti. her zaman giderler zaten. bukowski “eninde sonunda mutlaka dönerler” diyor. bence çok yanılıyor. giderken “yarın saat 4’te” dedi. unutma “o cafe’nin önünde buluşalım, orda ol”. “tamam” dedim. “telefonunu versene bi aksilik olursa diye” vermedi. “orda ol. saat 4’te. unutma!”

eve koşarak gittim.

cumartesi, saat 3:50’de buluşma yerimizin önünden geçtim. henüz gelmemişti ama geleceğinden emindim. buluşma noktasını gören bir noktada 4:15’e kadar bekledim. 4:30'da geleceğinden emin değildim. burasını dememiş miydi acaba? saat 4’te mi demişti? dakikalar ilerledikçe kendimden şüphelenmeye başladım.

saat 5 oldu. gelmedi. yapacak daha iyi bir işim olmadığından daha bekleyebilirdim ama tam buluşma yerinde dün geceki çok çirkin ve şişman kadını gördüm. sarhoş adamı bekliyordu belki de. görür görmez eve doğru yola koyuldum. 3 kere arkama baktım.

evde biraz ağladım. cihan’a mesaj attım: “yolculuk bugün müydü” “evet” dedi. fazla detay vermedi.

kemal “dün naptın noldu kız” diye aradı sordu, “fazla bir şey olmadı” dedim. fazla detay vermedim.

halısaha maçında durgundum. arada bir hücuma katıldığımda ahmet abi “defansı boş bırakma!” diye uyardı, karşı çıkamadım. “abi biz de para veriyoruz, bırak da bir iki gol de biz atalım.” diye espirili isyan ettim, umursamadı ama güldü sağolsun. son beş dakika forvete çıkmama izin verdi. herkes çok yorgundu ama ben gol atıcam diye ordan oraya koştum. atamadım. bitiş düdüğü çaldığında hala en önde pres yapıyodum.

maçtan sonra geçen gün bi mekanda süper bir hatun düşürdüm tarzı gereksiz cümlelerle bi bok yediğimi sandım.

dönerken yolda uzun zamandır görmediğim bir arkadaşı gördüm. hep uzun saçlıydı, kısacık kestirmiş. “abi” dedim “çok yakışmış”. “uzun saçtan en az 10 kat daha iyi olmuş". “sorma” dedi, “herkes aynı şeyi söylüyor, boşu boşuna uzatmışım yıllarca saçımı, boşa geçmiş yıllar..”. “haklısın abi" dedim “boşa geçmiş yıllar..”

8 Temmuz 2011 Cuma

Sıcak bir öğleden sonra 11. katı 12.'ye bağlayan merdivenlerinin penceresinde sert bir rüzgâr var..

Geçen sene bu zamanlar hayatımın son aylak yazıydı. Abimin yanına Kıbrıs’a gitmiştim. Akşam Abimin her zaman yediği dürümcüdeydik. “Beğendin mi?” diye sordu birkaç kere. Etin tadı pek güzel değildi. “Güzelmiş” dedim. Havadan sudan konuştuk. Bir ara dedi ki:

“Canın ne yapmak isterse söyle bak! Tatilini nasıl geçirmek istiyorsan öyle geçir.”

Ne hissettiğini çok iyi anlıyordum. Bir Abi’nin her şey yolunda giderken bile içi rahat etmez. Her zaman her şeyin daha iyisinin daha güzelinin olabileceğini falan düşünürler sanırım. Ben de Abi’yim ordan biliyorum. Yapcak bir şey yok. Anneler, Babalar için de durum farklı değilmiş gibi geliyor.

Bir gün de balığa gitmiştik. Abim küçük bir balık tuttu. Oltadan çıkarıp denize fırlattı. Balık kıyıdaki kayalara çarptı. Bi su birikintisine düştü. Ne şanssızlık. Ölmemişse denize atayım diye yanına gittim. Birikintinin içinde zar zor hareket ediyordu. Denize attım ama fazla yaşamamıştır muhtemelen. Üzülmedim ama aklıma nedense J.D. Salinger’ın “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” hikayesi geldi. Pek bir alakası yok bu olayla ama çok güzel hikayedir. O kitaptaki bütün hikayeler çok güzeldir.

Tamamen farklı bir şey yazacaktım ama nedense bunu yazdım.

29 Haziran 2011 Çarşamba

8 Mayıs 2011 Pazar

22 Nisan 2011


Neredeyse uyuyordum. Odamın kapısı tıkladı. “Geel” dedim. Petros kapıyı biraz aralayıp kafasını içeri uzattı:

“İçecek bir şeyler almıştık, biraz oturup sohbet ederiz diye düşündük, eğer havandaysan?”

Ortalığı toparladım biraz. Az uyuklamış uyanmış halimi çok seviyorum. Uyuşuk uyuşuk oturdum. Petros’la Xenia yiyecek – içeceklerle girdiler içeri. Sunum gerçekten başarılıydı. Evdeki malzemeleri misafir daha iyi kullanıyor diye kendimi beceriksiz hissettim . Petros devam etti:

“Kusura bakma uyuyordun, uyandırdık, istersen gidebiliriz?”

“Saçmalama. Bundan sonra sizi bi daha görmicem ama ömrümün nerdeyse yarısı uyuyarak geçicek. Bu gece uyumasam da olur, eheh.”

“Neden ki, bundan sonra da görüşürüz.”

Xenia başıyla onayladı. Petros’a baktı. İkisi birlikte tekrar onaylayıp, gülümseyerek bana baktılar. Şirindiler. Gaza geldim:

“Tabi ki görüşcez, öyle dediğime bakmayın. Ben işten bi izin ayarlim sizi ziyarete gelicem” Dedim.

“Çok seviniriz.” Dediler.

Duramadım:

“Keşke gitmeseniz lan. Hep burda kalsanız. Valla lan.”

Allahtan telefonum çaldı, konu kapandı.

Sonra nedense evlilik hakkında falan konuştuk. Onların da çevrelerindeki çoğu evlilik mutsuzmuş. Bir ara Petros piposunu çıkardı ve ekledi (eklemese şaşardım):

“Zaten genel olarak insanlık acı çekiyor mu...”

Diye başlayıp devam etti, bir şeyler dedi ama hatırlamıyorum. Baktım konu fazla karmaşıklaşıyor, müdahale ettim:

“Karpuz mu bu yav? Ehehehe. Nerden buldunuz bunu, mevsimi geldi mi karpuzun? Nerden aldınız? Ehehe.”

Anlattılar. Anlamadım.

2-3 gün sonra Petros’la Xenia’yı uğurlamaya Beyoğlu’na gittim. İstiklal’de yürürken elinde tonla posta kartı olan güzelce bi kız beni durdurdu:

“Pardon! Biz üniversite öğrencisiyiz. Kimsesiz çocuklar yararına kart satıryoruz. Almak ister misiniz?”

“Hayır.”

“Ama tüm gelir kimsesiz çocuklara gidicek. Sokak çocuklarına, kimi kimsesi olmayan, biz de onların yerinde olabilirdik..”

“İstersen şurda kahve ısmarlarım sana ama kart almam.”

“Teşekkür ederim ama olmaz.”

“Sen bilirsin.”

Yoluma devam ettim. 2-3 metre ilerlemiştim ki aynı kız yine önüme çıktı:

“Tamam. 5 tane kart alırsan kahve içeriz birlikte.”

“2 tane alırım.”

“3 olsun.”

“Anlaştık ama benim biraz işim var, bir kaç saat sonra gelsem burda olur musun?”

“Belli olmaz.”

“Bakarız o zaman.”

“Bakarız.”

Yürümeye devam ettim. Tünelde Petros ve Xenia’yla buluştuk. Galata’ya doğru yürüdük. Yol üstündeki dükkanların neden hep kapalı olduğunu sordu Xenia. Bilmediğimi söyledim. Eminönü tramvay durağının önünde vedalaştık. Yine aynı can sıkıcı “mutlaka görüşcez” muhabbeti yaptık. Hepimiz bir an önce bitsin de gidelim istedik. Tam iyice sarıldık, öpüştük, ayrıldık, el sallamıştım ki tramvay jetonları bitmiş. Petros jeton almaya koştu. Xenia’yla turnikelerin önünde mal mal bekledik. Sessizliği bozmak için:

“Garip bi durum dimi? Az önce hardcore vedalaştık ama şimdi birlikte beklemek zorundayız bir süre. Biraz da rahatsız edici. İnsanoğlu henüz öğrenemedi ne yapılacağını böyle durumlarda. Normalde vedalaştıktan sonra ayrılman gerekir yanyana durman diil.”

“Ehehehehe. Haklısın, hoş bi durum değil. Ama daha kötüsü var. Bazen vedalaşırsın mesela. Sonra bi de bakarsın ki aynı yöne gidiyosun. Konuşmadan yürürsün bir süre. Sonra yine vedalaşırsın.”

“Ehehe. Haklısın.”

Dedim ama biraz da gıcık oldum benim örneğimi geliştirip daha iyisini yaptığı için. Yağmur atıştırmaya başlamıştı. Petros geldi. Tekrar vedalaştık. Gittiler. Galata’dan İstiklal’e çıktım tekrar. Onları bir daha hiç görmiceğimi düşündüm. Nasıl oluyor dedim. Daha dün beraberdik. Ayak üstü hayata karşı bir yabancılaşma yaşadım. Eheh. Sonra unuttum. Yokuş yukarı çıkarken zorlandım. Güzel bir fitness salonuna kaydolmanın zamanı gelmiş miydi acaba. Havuzu falan da olursa oh mis. İstiklalde yürüdüm. Posta kartı satan kız yoktu ortalıkta. Nisan’ın sonuydu. Çok kalabalıktı. Yağmur yağıyordu. Şemsiye taşımaktan nefret ediyordum.