25 Aralık 2011 Pazar

damla

aralık ayının sonlarına doğru, soğuk ama güneşli bir pazar günü, sağlam bir kahvaltı yaptıktan sonra bir kaç parça kıyafet almak için alış-verişe çıktı.

soyunma kabininde mavi bir mont denerken dans etti. Sadece 1+1 evinin banyosunda (aynada kendini izleyerek) ve soyunma kabinlerinde dans etmeyi tercih ediyordu. mavi mont dar geldi, uygun bedenini bulmak için çıktı kabinden.

bulamadı. başka şeylere baktı, beğenmedi. güvenlik kamerasına gözlerini dikip, güvenlik görevlisinin de o an kendisine gözlerini diktiğini, göz göze geldiklerini hayal etti, gülümsedi, onun da gülümsediğini düşündü.

mağazadan çıkınca aşık olduğu adamın çalıştığı kafeye gitti. o gün öğrendi; adamın sadece kendi kahvesine değil, herkesin kahvesine kalp işareti yaptığını. üzüldü. bir daha gözlerine bakamadı.

akşam bozulmadığından emin olamadığı perşembeden kalma yemeği yerken telefonda annesine "çok iyiyim anneciğim, her şey yolunda" dedi, ne yediği hakkında da yalan söyledi.

telefonu kapatıp televizyonu açtı. izleyecek bir şey bulamadı. ağlarken uyuyakaldı.

21 Ekim 2011 Cuma

eve dönmeden hemen önce

"sizin ne vardı?"

dedi kasiyer. yüzüne bakmadan cevap verdim:

"2 karışık tost"

"içecek var mıydı?"

"büyük ayran"

köşedeki 37 ekran televizyonda kaddafi'nin ölüm haberi vardı. dışarı çıktım. otobüs durağına yürüdüm. durak kalabalıktı. biraz uzaktaki direğe yaslanarak bekledim. hemen yanımda mavi montlu bir kızla, kör bir çocuk vardı.

"biz aslında tanışmıştık" dedi mavi montlu kız. "yemekhanede, bir kaç gün önce."

"ha olabilir" dedi kör çocuk.

sustular bir süre. mavi montluyla üç kere göz göze geldik. ikisinde ben, birinde o gözünü kaçırdı.

"aa şarap mı bu" dedi mavi montlu kız kör çocuğun elindeki poşete bakarak.

"evet, şarap"

"kırmızı mı? beyaz mı?"

"kırmızı.." biraz duraksadı "aslında bilmiyorum, sormayı unuttum ama kırmızı olması lazım."

"dur bakayım" dedi mavi montlu poşeti eline alırken. Aynı anda ben de durağa yaklaşan otobüsüme ilerledim. tam içeri girerken koşarak bi adam geldi, elinde yeni yakılmış sigarası. hızlı bir iki nefes çekip attı sigarayı. tam önüme düştü. yerler ıslaktı. düşer düşmez söndü.

"atmasaydın" dedim "5 dakikada bir otobüs var, bi sonrakine binerdin." güldü:

"ehehe, yok yahu önemli değil, nolacak."

otobüste yanıma oturan adam telefonuyla uğraştı sürekli. bir kaç mesajını okudum. burcu diye birine "geleyim mi?" yazdı, cevap geldi: "çok istiyorsan gel." sinirlendi, bi daha mesaj yazmadı. gitmemiştir diye tahmin ediyorum.

ben de uyudum sonra, başım omzundan düştü bir kaç kere. inmem gerekenden bir sonraki durakta uyandım.

22 Eylül 2011 Perşembe

boşa geçmiş yıllar..

yine param yok. işim yok. yarın napıcağımı bilmiyorum. borçlarımı ödeyene kadar kira vermemek için arkadaşımın evinde yaşıyorum uzun zamandır. iyilik altında kalmamak için “bari faturayı ödeyim bari şunu ödeyim, bunu alayım..” diye normal kira masrafının çok üstünde para harcadım. uzun süreli misafir olduğum için de rahat edemiyorum. bazen çok saçma. neyse.

bir cuma akşamı kemal, “buluşalım” dedi, “sen,ben, cihan”. "olur" dedim.

oturduk konuştuk. keyfim pek yerinde olmadığı için muhabbete kedimi veremedim. cihan “konuşurken bana bak” dedi. gülümsedim. kemal “birer çay daha içelim mi” diye sordu ama kalkıp başka yerde devam etmeye karar verdik. hesabı ödedim, cihan “şimdi çay ısmarladın diye gecenin hesabını bize yıkarsın” dedi. güldüm.

yeni bir cafe açılmış bizim oralara. cihan “oraya bir bakalım, ortam güzelse otururuz, yoksa başka bir yere gideriz” dedi, gittik, baktık. ortam güzel değildi ama yine de oturduk. çünkü cihan mekan sahibini tanıyordu (onlarla samimi olabilenlerden) ve hemen muhabbete başlamıştı.
güzel muhabbet ettik. kadınlar, iş, okul.. başka insanlar geldi, gitti. ilerleyen saatlerde durgunlaşıp etrafı izlemeye, muhabbetten kopmaya başladım.

küçük bir yerdi. arka masada kırmızı rujlu, turuncu hırkalı, (hay allah saç rengini hatırlayamıyorum) genç bir kadın tek başına oturuyordu. ara sıra barın arkasına geçip nostaljik şarkılar açıp sigara içerek eşlik etti. ara sıra ona baktım. hayatını merak ettim.

uzak bir masada çok şişman ve çirkin bir kadınla, az saçlı çirkince 40’lı yaşlarında çok sarhoş bir adam vardı. adam çok içti. bir elini de kadının belinden ayırmadı. bir kaç kere öpmeye kalktı. kadın bir kaç sefer tepkisiz öpmesine izin verdi. birkaç sefer öptürmedi. ağzına kadar şehvet doluydu. genel olarak bir acıma ve tiksinti duydum.

ben böyle etrafıma bakıp arada muhabbete kulak kabartırken, köşede bir kızın bana baktığını gördüm. siyah uzun dalgalı saçlı, nispeten uzun boylu, beyaz tenliydi, gözleri de maviymiş sonradan öğrenecektim.

ben de ona baktım. gülümsedi bir şeyler söyledi. ne yapacağımı şaşırdım. gülümsedim. “anlamıyorum” der gibi yaptım. tuvalete girdi. ne yapmam gerektiğine karar veremedim. garson siparişleri alırken bile “en son benimkini alın” derim, o derece kararsız bir insanım, böyle bir durumda bu kadar kısa zamanda asla karar veremezdim.

kız çıktı, arkadaşının karşısına pencere kenarındaki masasına oturdu. konuştular. arada bir bana baktı. ben de ona baktım ama ne yapacağımı bilmeden boş kafa-ifadesiz suratla (mal mal) baktım. bari gülümseyeyim dedim. sağolsun, o da gülümsedi.

bu arada masadaki muhabbetten iyice koptum. kemal hüzünlü bir olay anlatmaya başlamış. biraz kulak kabartmaya çalıştım bir yandan da kıza baktım. gülümsedim ama masa hüzünlü çaktırmamaya çalıştım.

cihan telefonuyla uğraştı sürekli. hakan (sonradan geldi), “cihan bu geceki mutlu sonunu hazırlıyor” diye takılıp kime mesaj çektiğini sordu. cihan sadece gülümseyip konuyu kapattı. kemal olsaydı mutlu sonunu hazırlayan, tüm detayları anlatırdı diye düşündüm.

telefonum titredi. mesajı okudum. cumartesi ahmet abiler halısaha maçına çağırıyolar. tabi gelirim dedim. şu sıralar hiçbir şeye hayır diyecek halim yok. yine kıza baktım yine gülümsedim. o da gülümsedi. dışarıyı işaret ettim. ne diyosun der gibi hareketler yaptı. yine dışarıyı işaret ettim. sigaramı alıp dışarı çıktım.

geleceğinden emindim, geldi.

“gelmiceksin sandım” dedim.

“numaramı kağıda yazdım vermeye çalıştım hiç farketmedin bile” dedi.

kararsız bir insan olduğumu ne yapmam gerektiğine karar veremediğimi tekrar anlattım, biraz esprili anlattım, sağolsun güldü.

adı özlem’di. öğrenciydi. sarhoşken bile biraz utangaçtı, ya da öyleymiş gibi yapıyordu, tam anlayamadım.

normalde yolda görüp selam vermediğim bir arkadaş geçti önümüzden. selam verdim. hal hatır sordum.

özlem’in arkadaşı da aşağı indi. hande. konuştuk biraz. o da öğrenciymiş, gazetecilik okuyormuş ankara’da. özlem’i ziyarete gelmiş. sarhoş değildi. gazetecilik ve ankara’yla alakalı aslında merak etmediğim bir kaç soru sordum.

yarım saat kadar sonra kemaller da dışarı çıktı. Onlar çıkınca kızlar içeri gitti. vedalaştık, kemal’le sarılırken “hesabı kapattık bi şey ödemene gerek yok ” dedi. gecenin hesabını onlara yıkmış oldum böylece.

içeri girdim. girerken özlem'in yerdeki sigara paketini aldım. kalkmak için hazırlanıyorlardı.

“özlem sigaranı unutmuşsun onu getirdim”

“bitmişti, paket boş zaten”

“biliyorum, gelmek için sebep olsun diye aldım” garsondan para üstlerini aldılar.

“bişeyler daha içmeyelim mi” dedim hande “kalkmamız lazım” dedi. ama özlem kabul etti. içtik.

güzel sayılırdı, gizemli bir karizması vardı ama sohbet ilerledikçe aptalca şeyler söyledi, konuşmasa, hareketsiz sigarasını içip uzaklara baksa, hakkında tahminlerde bulunsam çok daha güzel olurdu. muhtemelen tanıdıkça batacaktı ama konuşmak zorundaydık. gözlerinin mavi olduğunu söylüyordu ama bana kahverengiymiş gibi geldi.

bir ara konuşurken elimi tuttu. elleri yumuşak güzeldi. salak salak oynamıyor sadece tutuyordu. sade, net ve başarılıydı. hande tuvalet için kalktı. yalnız kalınca öpmek istedim, öptürmedi. çok özür diledim. çok utandım. tuvalet için kalktım. arkamdan geldi. biraz içerde başbaşa konuştuk. neden bilmiyorum ama sarıldık.

gece 3’te mekanı kapattılar, kalktık. özlem topuklu ayakkabılarıyla zor yürüyordu. beline sarıldım. boynumu öptü. hande bizi yalnız bırakıp önden yürümeye başladı.

çok güzel kokuyordu, vücudu biçimliydi, beline sarılmama izin veriyordu. aşık olmamam için hiç bir sebep yoktu. boş su şişesini çöp kutusuna atmaya gittim. özlem olduğu yerde topuklu ayakkabılarını çıkarıp eline aldı. sallana sallana yürümeye başladı. tek ışık kaynağı bize doğru gelen arabaların farlarıydı. elinde ayakkabilarıyla sallanan özlem olağanüstüydü. serin bir rüzgar vardı. biraz da üşüdüm. işte tam o an zaman yavaşlasın da o anı çok uzun yaşayayım, özlem sallana sallana çıplak ayaklarıyla asfaltta yürüsün, ben arkasında, gözümüzü araba farları alsın istedim günlerce. yaşayamadım.

özlem’in evine yaklaştık. “bir saniye dursana” dedim. durdu. ellerim belinde, gözlerine baktım. çok etkileyici bir şeyler söylemeliydim, sonra da öpüşmeliydik, ama aklıma bir şey gelmediği için bir süre boş kafa-ifadesiz suratla baktım. “gerçekten de maviymiş” dedim. gülümsedi. öpmek için uzandım, o da uzandı. öpüştük. uzun uzun öpüştük. sonra geri çekildim. gülümsedim. tekrar uzandım, o uzanınca hemen geri çekilip gözü kapalı beni öpmeye gelen özlem'i izledim. işte o an da zaman yavaşlasın o anı daha çok yaşayayım, özlem saatlerce beni öpmeye gelsin istedim, yaşayamadım. dudaklarımı bulamamanın şaşkınlığıyla gözlerini açtı. tekrar öpüştük birkaç dakika. sonra gitti. her zaman giderler zaten. bukowski “eninde sonunda mutlaka dönerler” diyor. bence çok yanılıyor. giderken “yarın saat 4’te” dedi. unutma “o cafe’nin önünde buluşalım, orda ol”. “tamam” dedim. “telefonunu versene bi aksilik olursa diye” vermedi. “orda ol. saat 4’te. unutma!”

eve koşarak gittim.

cumartesi, saat 3:50’de buluşma yerimizin önünden geçtim. henüz gelmemişti ama geleceğinden emindim. buluşma noktasını gören bir noktada 4:15’e kadar bekledim. 4:30'da geleceğinden emin değildim. burasını dememiş miydi acaba? saat 4’te mi demişti? dakikalar ilerledikçe kendimden şüphelenmeye başladım.

saat 5 oldu. gelmedi. yapacak daha iyi bir işim olmadığından daha bekleyebilirdim ama tam buluşma yerinde dün geceki çok çirkin ve şişman kadını gördüm. sarhoş adamı bekliyordu belki de. görür görmez eve doğru yola koyuldum. 3 kere arkama baktım.

evde biraz ağladım. cihan’a mesaj attım: “yolculuk bugün müydü” “evet” dedi. fazla detay vermedi.

kemal “dün naptın noldu kız” diye aradı sordu, “fazla bir şey olmadı” dedim. fazla detay vermedim.

halısaha maçında durgundum. arada bir hücuma katıldığımda ahmet abi “defansı boş bırakma!” diye uyardı, karşı çıkamadım. “abi biz de para veriyoruz, bırak da bir iki gol de biz atalım.” diye espirili isyan ettim, umursamadı ama güldü sağolsun. son beş dakika forvete çıkmama izin verdi. herkes çok yorgundu ama ben gol atıcam diye ordan oraya koştum. atamadım. bitiş düdüğü çaldığında hala en önde pres yapıyodum.

maçtan sonra geçen gün bi mekanda süper bir hatun düşürdüm tarzı gereksiz cümlelerle bi bok yediğimi sandım.

dönerken yolda uzun zamandır görmediğim bir arkadaşı gördüm. hep uzun saçlıydı, kısacık kestirmiş. “abi” dedim “çok yakışmış”. “uzun saçtan en az 10 kat daha iyi olmuş". “sorma” dedi, “herkes aynı şeyi söylüyor, boşu boşuna uzatmışım yıllarca saçımı, boşa geçmiş yıllar..”. “haklısın abi" dedim “boşa geçmiş yıllar..”

8 Temmuz 2011 Cuma

Sıcak bir öğleden sonra 11. katı 12.'ye bağlayan merdivenlerinin penceresinde sert bir rüzgâr var..

Geçen sene bu zamanlar hayatımın son aylak yazıydı. Abimin yanına Kıbrıs’a gitmiştim. Akşam Abimin her zaman yediği dürümcüdeydik. “Beğendin mi?” diye sordu birkaç kere. Etin tadı pek güzel değildi. “Güzelmiş” dedim. Havadan sudan konuştuk. Bir ara dedi ki:

“Canın ne yapmak isterse söyle bak! Tatilini nasıl geçirmek istiyorsan öyle geçir.”

Ne hissettiğini çok iyi anlıyordum. Bir Abi’nin her şey yolunda giderken bile içi rahat etmez. Her zaman her şeyin daha iyisinin daha güzelinin olabileceğini falan düşünürler sanırım. Ben de Abi’yim ordan biliyorum. Yapcak bir şey yok. Anneler, Babalar için de durum farklı değilmiş gibi geliyor.

Bir gün de balığa gitmiştik. Abim küçük bir balık tuttu. Oltadan çıkarıp denize fırlattı. Balık kıyıdaki kayalara çarptı. Bi su birikintisine düştü. Ne şanssızlık. Ölmemişse denize atayım diye yanına gittim. Birikintinin içinde zar zor hareket ediyordu. Denize attım ama fazla yaşamamıştır muhtemelen. Üzülmedim ama aklıma nedense J.D. Salinger’ın “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” hikayesi geldi. Pek bir alakası yok bu olayla ama çok güzel hikayedir. O kitaptaki bütün hikayeler çok güzeldir.

Tamamen farklı bir şey yazacaktım ama nedense bunu yazdım.

29 Haziran 2011 Çarşamba

8 Mayıs 2011 Pazar

22 Nisan 2011


Neredeyse uyuyordum. Odamın kapısı tıkladı. “Geel” dedim. Petros kapıyı biraz aralayıp kafasını içeri uzattı:

“İçecek bir şeyler almıştık, biraz oturup sohbet ederiz diye düşündük, eğer havandaysan?”

Ortalığı toparladım biraz. Az uyuklamış uyanmış halimi çok seviyorum. Uyuşuk uyuşuk oturdum. Petros’la Xenia yiyecek – içeceklerle girdiler içeri. Sunum gerçekten başarılıydı. Evdeki malzemeleri misafir daha iyi kullanıyor diye kendimi beceriksiz hissettim . Petros devam etti:

“Kusura bakma uyuyordun, uyandırdık, istersen gidebiliriz?”

“Saçmalama. Bundan sonra sizi bi daha görmicem ama ömrümün nerdeyse yarısı uyuyarak geçicek. Bu gece uyumasam da olur, eheh.”

“Neden ki, bundan sonra da görüşürüz.”

Xenia başıyla onayladı. Petros’a baktı. İkisi birlikte tekrar onaylayıp, gülümseyerek bana baktılar. Şirindiler. Gaza geldim:

“Tabi ki görüşcez, öyle dediğime bakmayın. Ben işten bi izin ayarlim sizi ziyarete gelicem” Dedim.

“Çok seviniriz.” Dediler.

Duramadım:

“Keşke gitmeseniz lan. Hep burda kalsanız. Valla lan.”

Allahtan telefonum çaldı, konu kapandı.

Sonra nedense evlilik hakkında falan konuştuk. Onların da çevrelerindeki çoğu evlilik mutsuzmuş. Bir ara Petros piposunu çıkardı ve ekledi (eklemese şaşardım):

“Zaten genel olarak insanlık acı çekiyor mu...”

Diye başlayıp devam etti, bir şeyler dedi ama hatırlamıyorum. Baktım konu fazla karmaşıklaşıyor, müdahale ettim:

“Karpuz mu bu yav? Ehehehe. Nerden buldunuz bunu, mevsimi geldi mi karpuzun? Nerden aldınız? Ehehe.”

Anlattılar. Anlamadım.

2-3 gün sonra Petros’la Xenia’yı uğurlamaya Beyoğlu’na gittim. İstiklal’de yürürken elinde tonla posta kartı olan güzelce bi kız beni durdurdu:

“Pardon! Biz üniversite öğrencisiyiz. Kimsesiz çocuklar yararına kart satıryoruz. Almak ister misiniz?”

“Hayır.”

“Ama tüm gelir kimsesiz çocuklara gidicek. Sokak çocuklarına, kimi kimsesi olmayan, biz de onların yerinde olabilirdik..”

“İstersen şurda kahve ısmarlarım sana ama kart almam.”

“Teşekkür ederim ama olmaz.”

“Sen bilirsin.”

Yoluma devam ettim. 2-3 metre ilerlemiştim ki aynı kız yine önüme çıktı:

“Tamam. 5 tane kart alırsan kahve içeriz birlikte.”

“2 tane alırım.”

“3 olsun.”

“Anlaştık ama benim biraz işim var, bir kaç saat sonra gelsem burda olur musun?”

“Belli olmaz.”

“Bakarız o zaman.”

“Bakarız.”

Yürümeye devam ettim. Tünelde Petros ve Xenia’yla buluştuk. Galata’ya doğru yürüdük. Yol üstündeki dükkanların neden hep kapalı olduğunu sordu Xenia. Bilmediğimi söyledim. Eminönü tramvay durağının önünde vedalaştık. Yine aynı can sıkıcı “mutlaka görüşcez” muhabbeti yaptık. Hepimiz bir an önce bitsin de gidelim istedik. Tam iyice sarıldık, öpüştük, ayrıldık, el sallamıştım ki tramvay jetonları bitmiş. Petros jeton almaya koştu. Xenia’yla turnikelerin önünde mal mal bekledik. Sessizliği bozmak için:

“Garip bi durum dimi? Az önce hardcore vedalaştık ama şimdi birlikte beklemek zorundayız bir süre. Biraz da rahatsız edici. İnsanoğlu henüz öğrenemedi ne yapılacağını böyle durumlarda. Normalde vedalaştıktan sonra ayrılman gerekir yanyana durman diil.”

“Ehehehehe. Haklısın, hoş bi durum değil. Ama daha kötüsü var. Bazen vedalaşırsın mesela. Sonra bi de bakarsın ki aynı yöne gidiyosun. Konuşmadan yürürsün bir süre. Sonra yine vedalaşırsın.”

“Ehehe. Haklısın.”

Dedim ama biraz da gıcık oldum benim örneğimi geliştirip daha iyisini yaptığı için. Yağmur atıştırmaya başlamıştı. Petros geldi. Tekrar vedalaştık. Gittiler. Galata’dan İstiklal’e çıktım tekrar. Onları bir daha hiç görmiceğimi düşündüm. Nasıl oluyor dedim. Daha dün beraberdik. Ayak üstü hayata karşı bir yabancılaşma yaşadım. Eheh. Sonra unuttum. Yokuş yukarı çıkarken zorlandım. Güzel bir fitness salonuna kaydolmanın zamanı gelmiş miydi acaba. Havuzu falan da olursa oh mis. İstiklalde yürüdüm. Posta kartı satan kız yoktu ortalıkta. Nisan’ın sonuydu. Çok kalabalıktı. Yağmur yağıyordu. Şemsiye taşımaktan nefret ediyordum.

3 Mart 2011 Perşembe

23 Ocak 2011 Pazar

3 Ocak 2011 Pazartesi

Yaşama sevinci

İşten erken çıktım. Uykum vardı biraz. Mesai saatlerinde uyuklayıp çıkınca açılıyorum hep. Otobüse bindim. Çok kalabalıktı, sıcaktı. Paltomu çıkarmaya üşendim. Birazdan ter içinde kalacaktım. Şemsiyemi demir tutacağa astım, birileri pencereyi açsa ne güzel olurdu. Kulaklıklarımı taktım, tekrar uykum geldi, alnımdaki ter tomurcuklarını hissettim. Ayakta uyudum biraz galiba. İnip-binenler çarptıkça kendime geldim. Mecidiyeköyde indim.

Birden aklıma şemsiye geldi, olduğum yerde kalakaldım, 180 derece döndüm, otobüse doğru koştum. Arka kapıya suratımı dayayıp otobüstekilere şemsiyemi işaret ettim. Otobüsteki 3-5 kişi benim durumumda olmadıkları için şükrettiler. Sekreter saçlı, büyük gözlü kız bana baktı. Sonra şemsiyeye baktı. Sonra yine bana baktı. Hiçbir şey yapmadı. Üzüldüm. Hayır, şemsiye yüzünden değil. Sonra üzüldüğüme üzüldüm. Bu paragrafta anlattıklarım 6 saniye içinde gerçekleşti.

Otobüs şoförü bastı gaza. Şemsiyeden umudumu kesmiş, gidene arkadan bakarken, birden ışık yandı, kırmızı ışık. Otobüs durdu. Bu sefer koşmadım, yürüdüm. Şoföre bakarak ön kapıya vurdum, kararlıydım. Kapı açıldı. Akbili bastım. Akbil müziği çaldı. “Kim besteledi acaba lan akbil müziğini?” diye düşündüm. Olur olmadık zamanlarda insanın aklına çok saçma şeyler gelir. Arka tarafa doğru ilerledim. Sekreter saçlının yanına oturdum. Şemsiyeyi elime aldım. Sıkıca kavradım. Hayır vurmadım tabi ki, saçmalamayın.

-Neden vermedin?
-Pardon?
-Neden vermedin şemsiyemi?
-Sizin şemsiyeniz olduğunu anlamadım ki.

Kızardı biraz, belki de utandı ya da korktu. Etrafıma baktım, herkes bana bakıyordu, baya popülerdim. Sekreter saçlı kızla topluluk önünde mantıklı bir konuşma yapamazdım. Tartışmak da istemiyordum. Gayet de sakindim. Bir de kız kızarınca sustum, uzaklara baktım. Herkes hala bana bakıyordu. Gerildim. Telefonumu çıkardım, mesaj çekiyormuş gibi yaptım. Şuursuzca tuşlara bastım. Erken gelen şöhreti kaldıramamış psikolojimi bozmuştum. Spot ışıklar altında yalnızdım. Sekreter saçlı kalktı. Kapıya yöneldi. Hazırlandım. Otobüs durunca indi, ben de indim. Tekrar otobüstekilere baktım. Umursamaz görünüyorlardı. “İnsanoğlu nankör tabi” diye düşündüm, ellerimi ceplerime soktum, kızı takip ettim.

Uygun bir sokağa girince yaklaşıp tekrar soracaktım. “Bak yalan söyleme, kızmıyorum, sadece bilmek istiyorum, neden vermedin şemsiyemi?” Umursamamıştı belki. Ya da özgüveni çok düşük olabilirdi. Kısa sürede karar alıp bir şeyleri değiştirecek cesareti kendinde bulamamıştı (ki kapının açılması için en arkadan şoföre bağırması gerekiyordu, çoğu yapamaz.) Belki de çaktırmadan şemsiyeyi yürütmeyi düşünmüştü. Kızmayacaktım. Kızmamıştım. Sadece anlamak istiyordum. Paltomun yakasını kaldırdım. Ellerimi ceplerime soktum. Uygun takip mesafesini koruyup kalabalığa karıştım.

Yolda simit aldı. Yedi. Yürümeye devam etti. Gayrettepe yakınlarında bir binaya girdi, hemen geri çıktı. Adres sordu galiba. Birkaç dakika daha yürüyüp başka bir binaya girdi. Asansöre girince, ben de binaya girdim. Asansör 4’te, 8’de ve nihayet 7’de durdu. Asansörü çağırıp 4’e bastım. Asansör aynasında saçımı düzelttim. Göbeğimi içime çekip kendime baktım. Hiç de fena değildim. 4’te indim. Transay yazıyordu kapının üstünde. Ne olduğunu anlamadım. 8’e çıktım, bir şey yoktu. 7’ye indim, Klas Film Yapımcılık yazıyordu. Dışarı çıktım.

Apartman kapısının önünde dolandım biraz. Etrafıma baktım. İnsanlara baktım. Çoğu çirkindi. “Bazı insanlar gerçekten çok çirkin” diye düşündüm. “Bazılarıysa hep genç gösteriyor.” İşte bu tarz şeyler düşündüm, neyse. Hava soğuktu. Rüzgâr vardı. Üşüdüm. Soğuktan burnum aktı. Kulaklarım ve burnumun ucu kızardı. Hoşuma gitti. Burnumu çektim. Simitçi gördüm. Girdim simit peynir ve çay istedim.Pencere kenarında bir masaya oturdum. Garson getirdi siparişimi. Yedim. Yerken burnumu çektim. Yağmur yağdı. Tam zamanında girmişim içeri diye düşündüm. Yağmurda koşuşanlara, şemsiyesi rüzgârda kırılanlara baktım. Şemsiyemi yine kaybettiğimi fark ettim. Nerde olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Burnumu çektim. İçimi müthiş bir yaşama sevinci kapladı. Hayattayım dedim ne güzel. Sonra lavaboya gittim, burnumu temizledim.