11 Ağustos 2015 Salı

sarı lekeli yastık

önceki gün cengiz abi'den 150 tl borç istemişti yolculuk için. mesai bitiminde serviste 125 tl verdi cengiz abi. saymadan cebine koydu. eve gitmeden doldurma parfüm satan bir dükkana uğradı. küçük bir şişe parfüm aldı. evde kıyafetlerini yıkadı, kurumaları için asarken kokladı, balık yemi kokusunun geçip geçmediğine emin olamadı. biraz parfüm sıktı ıslak çamaşırlara, tekrar kokladı. 

gece yarısı uyandı. o kadar terlemişti ki yastık ve atleti sırılsıklamdı. televizyonu kapattı. atleti çıkarıp fırlattı. yastığın alttaki kuru yüzünü üste getirdi. bu yüzü sarı lekelerle doluydu. başını koymadan önce lekeleri biraz inceleyip kokladı. uyumaya devam etti. 

mesai bittikten sonra otogara gitti. 2000 model bir mercedes o403 model otobüsün orta sıralarında bir pencere kenarı koltuğuna bilet aldı. izmir'e gidecekti, sıcak bir ağustos akşamı ve 14,5 saatlik otobüs yolculuğu. o403'ler yıllar evvel yollardan çekilmiş, zaman travego'lar, setra'lar ve starliner'ların zamanıydı. çalıştığı balık yemi fabrikasının personel servisi de 96 model bir o403'tü. bazı modelleri hala şehir içi servis aracı olarak kullanılıyordu.  


otobüs hareket etmeden hemen önce çok yaşlı bir amcayı yavaş yavaş yürüterek yanındaki koltuğa oturttular. amca o kadar yaşlıydı ki hayatında gördüğü en yaşlı adam olduğunu düşündü.

otobüs hareket ederken kısa kısa konuştular. amca "nerelisin", "ne iş yapıyorsun" gibi kısa sorular sorup cevabı tam dinlemeden uykuya dalıyordu. biraz sonra tekrar uyanıp başka bir şey soruyordu.

pencereden yolu izlerken birkaç tane hayvan cesedi gördü. bazılarının üstünden onlarca araba geçmiş bedenlerinin bazı kısımları paramparça olmuştu. birileri kaldırıyor muydu cesetleri, yoksa arabalar çarpa çarpa yok mu oluyorlardı.

ilk mola yerinden birkaç saat sonra ayakkabılarının altında ıslaklık hissetti. nereden geldiğini anlamadı. sağa sola bakınırken idrar kokusu aldı. amca altına kaçırmıştı ve hala uyuyordu. pencereye dönüp sessizce dışarıyı izlemeye devam etti. kokuya dayanamadı. önceki gün aldığı parfümü çıkardı, yere ve amcaya sıktı. neredeyse 30 ml'lik şişenin üçte birini sıktı. bacaklarına parfümü sıkarken bir aralık yaşlı adam gözlerini açtı. birkaç saniye bakıştılar. amca tekrar uyudu. biraz yüzünü kırıştırdı galiba. kırışık yüzüne baktı, "birkaç hafta ya da ay sonra ölebilir" diye düşündü. muhtemelen bu ağustos sıcağında son otobüs yolculuğuydu. 

nihayet sabah 8'de otobüs izmir otogarına ulaştı. iki adam otobüse girip amcayı yavaş yavaş yürüterek götürdüler. çok kirli hissediyordu. üstünü başını kokladı. berbattı. otogarın halka açık pis banyosunda önce kustu, sonra yıkandı. çantasındaki temiz kırmızı-siyah kareli gömleğini çıkardı, ütüsü bozulmuştu, biraz düzeltmeye çalışıp giydi. giyinirken duştan çıkan diğer iki adamla göz göze gelmemeye çalıştı. parfüm sıktı, kendini kokladı.

karşıyaka servisine bindi. iskelenin yanındaki parkta beklemeye başladı. yaklaşık yarım saat parkın farklı yerlerinde bekledikten sonra kız arkadaşı geldi. 1,5 litrelik kola, iki pet bardak ve az tuzlu çekirdek aldılar. çekirdek çitlerken kızın telefonu çaldı. kız kocaman çantasında telefonunu bir türlü bulamıyordu. çekirdek çitleyip zil sesi olan şarkıyı dinlerken kızın çantasıyla boğuşmasını izledi. "no more counting dollars, we'll be counting stars". nakaratı birkaç defa tekrarlayıp telefon sustu. ağzındaki çekirdek kabuğunu tükürdü, çantanın içine girdi. fark etmemiş gibi yaptı.

çekirdek bitmeye, güneş batmaya yakın kızın kötü kokan nefesini sol yanağında hissediyordu. serin akşam rüzgarının uçuşturduğu sarı boyalı saçları izledi. daha önce defalarca provasını yaptığı şiirleri okudu. heyecanlandı, sesi titredi. kısa kesti. dişleri mi çürük acaba diye düşünürken yanağından öptü. etrafına baktı kimse var mı diye. kimse yoktu. 

5 Temmuz 2014 Cumartesi

kapılara dikkat



gece otobüsü. eve dönen umutsuz sarhoşlarla doluyordu.

otobüse binenleri izleyerek kaşarlı dürümünü yedi. her lokmadan önce pul biber atıp. her seferinde yarısını masaya döküp. hesabı ödedi. bozuk paraları saymadan cebine attı. motoruna binip eldivenlerini, kaskını taktı. motoru çalıştırdı. otobüsü takip etti.

burnu kaşındı. eli kaska çarptı kaşımak için uzattığında. kaskı beyazdı, motoru siyah. gazı biraz açtı. ivme vücudunu geri itti. bacaklarıyla benzin deposunu sıkıca sardı. rüzgar soğuk ve güçlü bir dalga gibiydi. biraz daha eğildi rüzgarlığa. otobüs karanlığa gömülmüştü. sarı ışıklı bir benzin istasyonuna girdi. "fulle abi" dedi, benzin deposunu açarken.

kaskını çıkardığında kafasına yapışan saçlarıyla çirkin göründüğünü düşündü. tuvalet aynasında saçını ıslattı, düzeltti, "çok da bir şey fark etmedi" dedi, aynaya bakarak. motoru yıkanırken çikolata yedi. bitter. kakao oranı en az 70%. niğde gazozu içti. istasyon marketindeki müzik cd'lerine baktı.

uzun caddelerde dolaşmaya devam etti. önündeki arabalar kırmızı ışıkla durdular. aralardan geçip ışıkların tam altında durdu. sağında bir kurye motoru vardı.beklerken göz göze geldiler. yeşil yanınca ikisi de iyi hızlandı. yol kavisleninceye kadar önde gitti. geçen hafta dişçinin bekleme salonunda duvara monteli sesi kısık plazmadan moto gp izlemişti. virajlarda ne güzel yatıyorlardı. viraja gelmeden gazı açtı. debriyajı sol eliyle limon sıkar gibi sıkıp sol ayağıyla vites yükseltti. dişlerini sıktı. vites sesi: tak! tak! tak! benzin deposuna yapıştı bacaklarıyla. rüzgarlığa doğru eğildi. viraja girerken yatırdı motoru. bir an kaldıramamaktan korktu, yere baktı. "düşmek bu kadar kolaymış demek". enduro süren sarı tırnaklı kız geldi aklına: “nereye bakarsan oraya gidersin”. kafasını düzeltti, motoru da. virajdan çıktı. etrafına baktı ama kuryeyi göremedi.   

sağ şeritte devam etti yoluna. hafif esinti, tek tük arabalar. bir şeyler düşünüyordu. önündeki taksi yolcu indirmek için durmuş, kadın inmek için sağ taraftan kapıyı açmıştı. kapıyı görmedi. kadın çığlık attı. motor devrildi. fazla hızlı değildi. bir tarafı acımadı. motoru kaldırmaya çalışıyordu. yaklaşık 200 kiloydu galiba. taksici olan biteni biraz geç anlayıp yanına koştu "birader bir şeyin var mı?". maksimum 250 kilo. kadın bağırdı: "ambulans çağırın". tam kaldırmıştı: sağ ayna kırık. "birader bırak motoru, yaralanmışsın elin kanıyor" sağ grenaj çatlak. "birader duyuyo musun?" 200 kilo da bir şey değilmiş..

sağ eline baktı bir sorun yoktu, sol eline baktı, bozuk musluk gibi kan akıyordu ve iki parmağı eldivenle birlikte yerinde değildi. inanamadı. bırakınca motor tekrar devrildi. grenaj parçalandı. sıcak bir uyuşukluk hissetti. sonra biraz yanma. sağ eliyle yokladı, iki parmağı GERÇEKTEN yoktu. eldiveni çıkardı, "parmaklarım yok" dedi sakince. taksici arabanın altında parmak aramaya başladı. kadın kustu. domates kabukları hiç sindirilmemişti. taksinin kapısına baktı, nereye çarpmıştı da parmakları kopmuştu.

taksici parmakları taksinin sağ arka tekerinin önünde buldu. kırık kemik parçalarıyla birlikte benzin istasyonundan aldığı peçetelere sardı.

kadın yoluna başka taksiyle devam etti, hoşlandığı adamla buluştuğunda üstünde kusmuk lekeleri vardı, adam görmezden geldi.

peçeteye sarılmış parmakları taksici cebine koydu. en yakın hastaneye doğru yola koyuldular. yol boyunca yaralıyı konuşturmaya çalıştı. uyuyacağından, uyursa öleceğinden korkuyordu nedense. taksinin arka koltuğundaydı. ne konuştukları başka bir yazının konusu. radyoda güzel şarkılar vardı. çok kan aktı. taksiciden peçeteyi alıp parmaklarına baktı.

çok güzeldiler. biraz da solgun.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

ricky martin

bülent’in diş etleri iltihaplı, dişleri çürüktü. aylık 764 TL emekli aylığı, köşedeki marketin veresiye defterinde hesabı vardı. internetten kadınlarla yazışır, hiçbiriyle buluşmazdı. 20 yıldır izmir’de kendi evinde yalnız yaşıyordu ve 2008 yazı son 20 yılın en sıcak yazı gibiydi. ağustos ayında bir cumartesi sabahı kapısı çalındı. gelenler kız kardeşi,  kız kardeşinin kocası ve küçük kızları ayşe idi. çeşme’ye tatile gidiyorlardı, yol üstünde bülent’e uğramamak olmazdı.

ilkokul 5. sınıf öğrencisi ayşe ailesiyle istanbul’da yaşıyordu. ilkokul hayatı boyunca onlarca kuş besledi. hepsi kısa sürede öldü. hepsinin adı pıtır’dı. pıtırlar öldükçe ayşe’nin gözyaşları da, alışkanlıkla, gitgide azaldı. muhabbet kuşunda dikiş tutturamayınca o yaz şansını su kaplumbağasında denemeye karar verdi. o zamanlar ricky martin’e aşıktı, kaplumbağanın adını da ricky martin koydu. kabuğu yosun tutardı ricky martin’in, ayşe de musluğun altında yıkardı. kafasını ve bacaklarını kabuğuna sokardı kaplumbağa yıkanırken.
ayşe bülent dayısı’nı ilk defa gördü ve hiç sevmedi. dayısı beyaz atletiyle onu öperken kokusundan, beyaz, kemikli tüysüz vücudundan tiksindi.

tüm gün bülent’in evindeydiler. ayşe biraz uyudu, ev çok sıcaktı, çok terledi, kötü rüyalar gördü. uyandığında annesiyle bülent dayısı birbirlerine bağırıyorlardı. bülent dayısı’nın dişleri çok çirkindi. ev fazla güneş almıyordu, havasızdı, kasvetliydi.

akşama doğru evden çıktılar, bülent yolcu etmek için arabaya kadar eşlik etti. sürekli ablasına sarılıp bir şeyler söylüyordu. ablası artık ağlamıyordu.

arabaları 1993 model gri renkli bir fiat tempra 1.6 sx idi ve içinde ölü bir su kaplumbağası vardı. ricky martin’i arabada bırakmışlar, kaplumbağa da sıcaktan ölmüştü. 

bülent, aileyi yolcu ettikten sonra cesedi evine götürdü. akşam iki paket altılık bira içti. ricky martin’in kabuğunu açmaya çalışırken üstüne kustu. ertesi gün uyanır uyanmaz yine kustu, bu sefer tuvalete. televizyonu kapattı. ricky martin’i çöpe attı.

ayşe o yaz çeşme’de ilk defa öpüştü. akşam otel odasında “un dos tres” i ezbere söylerken dans ederek aynada kendini izliyordu.

bülent de başka yaz göremedi, aralık ayında kalp krizi geçirdi, fazla acı çekmedi. ayşe dayısının mezarını hiç görmedi.

21 Mayıs 2013 Salı

Günlük #1

Merhaba. Sınıf öğretmenimiz ödev verdi. Her gün günlük tutacam. Başlıyorum:

24.10.1996
Bu gün okula gittim. Sabah kalkınca, sabah kahvaltısını yemedim her zaman sabah kalkınca annemi uyandırırım ama uyandırmadım dayandım. Sonra saatler ilerleyince annemi uyandırmak zorunda kaldım ve uyandırdım sonra annem uyandı, sonra beslenmemi aldık okula gittik akşama doğru geldim ve serbest yazıyordu kağıtta ama ben serbest olduğum için ödevlerime başladım yaptım, yaptım en sonunda saat (23:30) geçiyordu ve bende ödevimi yeni yaptım sonra uykum çok, çok, çok fazla geldi, yemeğimi yedim, yatağıma gittim ve uyudum.

25.10.1996
Bu gün okula gittim. Sabah kalkınca çok neşeliydim. Sabah kahvaltısını biraz bekledim sonra annemi uyandırmaya gittim. Anneme: Anneciğim acıktım dedim, annemde: Tamam oğlum geliyorum dedi. Öğleye doğru (12:00)'da okula gitmedim biraz geç gittik (12:20). Okula gittiğimde çok güzel maçlar yaptık çok çalım attım. Sonra akşama doğru eve geldim. Hiç kimse evde yoktu. Kapının önüne oturdum gözlerimi kapadım az daha uyuyacaktım sonra annem geldi, abimde geldi çok ödevim vardı yaptım ve yemeğimi yiyip, suyumu içip uyuyakaldım.

26.10.1996
Bu gün okula gittim. Sabah kalkınca annemi uyandırmadım çünkü annem uyanmıyordu sonra uyandı, annem. Yemek koydu, yedim, karnımı doyurunca, öleye doğru annem önlüğü verdi bende giydim ve okula gittim. Bir teneffüsde Rıza ile ben çok iyi paslaştık en sonunda top önüme geldi ben de çok çok sert vurdum, direğe çarptı gol (goal) girdi. Sonra herkes eve giderken Rıza'yı balkonda gördüm o bana seslendi (ne dediğini unuttum), bende ona seslendim (bunu da unuttum) ve yola koyuldum. Sonra eve geldim, annem kapıyı açtı bende girdim sonra ders çalıştım ve hergün (4) MART'ı bekledim sonra uyuya kaldım.

4 Mart 2013 Pazartesi

5 dakika

bugün günlerden banyo günü. haftada iki gün 5'er dakika yikaniyoruz. kogus ayak ve ter yerine beyaz sabun ve hobby marka sampuan kokuyor. askerlere her ay hobby marka sampuan dagitiliyor. hepsi de boyali saçlar için. isirgan otu özlü.

sabah kahvaltisindan artan tencerede demlenmis bol sekerli çayi demir bardakta parmaklarinin ucuyla tutarken, asçi mehmet, er gazinosunda televizyon izleyerek banyonun açilmasini bekliyor. müzik kanallari arasinda dolasiyor. rihanna'nin diamonds sarkisi cikinca sesi açiyor. kumanda tutukluk yapinca televizyona yaklasip dügmesiyle açiyor. rihanna'yi çok begeniyor ve ayakta yakindan sessizce izliyor. asçi mehmet ve ben. biz. mutsuz ve magrur kadinlara asla dayanamiyoruz.

10 kisilik dus kabinlerinden 7'si kullanilabilir durumda. 7 kisi hazirlanip kabinlere giriyor. suyu açtiklarinda, çavus plastik sahte casio saatinden kronometreyi baslatiyor. asçi mehmet'e 5 dakika yetmiyor. suyun sicakligini ayarlamasi zaten 1,5 dakikasini aliyor.

süre doldugunda kabinler bosaltiliyor. yüzündeki kömür karasi temizlenmis, bir günlügüne beyazlamis gece kazancisi apo ve ortasina bir delik açtigi beyaz kalip sabunu espiri konusu oluyor. asçi mehmet sakalari anlamiyor, ilgilenmiyor da. ikinci grupta yikanacak askerlerin arasina karisip kabine tekrar giriyor. fark ediyorum ama çaktirmiyorum. 5 dakika daha kazaniyor.

kirmizi muslugu dayanabildigi kadar aciyor. sampuani cömertçe vücuduna bosaltip iyice köpürtüyor. gözlerini kapatiyor. teni yumusuyor. iyi hissediyor. rihanna'nin diamonds sarkisini mirildanmaya basliyor. 

2 gündür segiren sag gozümü düsünüp endiseleniyorum. banyo tavanina yogun bir sis gibi yükselen su buhari, sari isigi daha da güçsüzlestiriyor. sicak suyun altinda isirgan otu özleriyle iki numara kesilmis saclarimi köpürtüyorum. yanimdaki kabinden asçi mehmet'in sesini duyuyorum: "shine bright, tonight, you and I, we are beautiful like diamonds in the sky". sasiriyorum ve çok hosuma gidiyor. tüm askerlerin hosuna gidiyor. asçi mehmet'e eslik ediyoruz: "shine bright like a diamond".

sonu bu los isikli bodrum katinin 10 kisilik pis banyosuna çikan geçmisimizi düsünmüyoruz. gelecekle ilgilenmiyoruz. birkaç dakika daha istiyoruz. 5 dakikamiz bitmesin istiyoruz. asci mehmet, ben ve diger askerler. biz. biz rihanna'dan çok sey bekliyoruz. 

çavus casio saatinin oldugu kolunu havaya kaldirip sürenin doldugunu söylediginde asci mehmet icerden bagiriyor: "ben cikmiyem..cikmiyem..yeni girmisem". bu sefer inandiramiyor.

3 yil sonra bir pazar günü. asçi mehmet mutsuz kadinlarla dolu büyük bir sehirde bir esnaf lokantasinda çalisiyor. pazar günü tek tatil günü. sevgilisiyle büyük avm'lerden birinde bulusup yemek yedikten sonra birkaç vesaitle kenar mahallelerdeki evlerine dönüyorlar. aksam telefonda hayal kurup gelecek planlari yapiyorlar. sevgilisi kapatmak istediginde, asçi mehmet 5 dakika daha konusmak istiyor. "çünkü" diyor "10 dakikasi 50 kurustur"


9 Şubat 2013 Cumartesi

koridorun ışığı açık kalsın

sekiz yataklı yatakhanede tek boş yatağın yanına bavulunu bıraktı. kimse yoktu. geç kalmıştı. yatağa oturdu, yayların esnekliğini kontrol etti. fena değildi.

15 yaşındaydı. ilk defa evinden uzakta uyuyacaktı.

şehrin 25 km güneyi, bozkırların ortasıydı. prestijli üniversiteler vadeden yatılı lise. duvarlar yeni boyanmış. turuncu. kalitesiz espiri gibi. hüzünlü.

dün gece evinde uyurken odasının kapısı aralık, koridorun ışığı açıktı. uyuyor numarası yapmıştı, küçük aralıklarla su içmeye kalkan anne ve babası kapı aralığından içeri baktıklarında.

yeni öğrenciler yemekhaneye sırayla girdi. müdüre hanım (61 yaşında, ablak suratlı) konuşma yapacaktı. mikrofonu vardı (ne gerek vardıysa). bir ki. se se. ses kontrol.

en ön masadan başlayarak oturdular. her masayı 4'erli doldurup, sonrakine geçtiler. en son masada yalnız kaldı. yanına oturacak kimse kalmamıştı.

ellerini birleştirip masaya koydu. tırnakları diplerden kesilmiş. parmakları ince ve uzundu. etrafına baktı. bakışları kesik kesik, kısa süreliydi. pencere pervazındaki güvercin gibi. pencereye baktı güvercini gördü.

kalkıp kendinden önceki masayı 5'ledi.

çünkü yalnız kalamazdı.

çünkü yalnız kalamayız.

27 Ocak 2013 Pazar

65 AG Ş293

2 saattir ayakta duruyorum. 1 saatim daha var. güneşli ama soğuk bir kış günü. güneş ışınları yüzümde, gözlerimi kırpıştırıyorum. soğuk bir rüzgar var. yalova'nın armutlu ilçesinde iskeleye yakın bir tepecikten marmara denizi'ne bakıyorum. denize hiç bu kadar uzun bakmamıştım. içi su dolu kocaman bi çukur. sol tarafımda tümüyle yeşil kısmen ağaçlı tepecikler, eteklerinde birbirine sokulmuş küçük kasaba evleri, evlerin arasından uzanmış ince bir minare var. sağ tarafımda sadece çalılar, çalılar arasında kıvrımlı bir  asfalt yol.

denizden yansıyan parlak güneş gözümü alıyor, yüzümü kırıştırıyorum. dalgaların sesini de artık duymuyorum.

iki genç kız köy tarafından gelip önümden geçerken ürkek ürkek bakıyorlar. biraz ilerde durup konuşup gülüşüyorlar. diğer tarafa dönüyorum. 10 yaşlarında terlikli kel bir çocuk koşarak yaklaşıyor. üstünde marshall boya reklamlı galatasaray forması. aynısından benim de vardı. "hişt çocuk" diyorum. beni göremiyor önce. ağzı açık burnu sümüklü etrafına bakıyor. sonra kafasını kaldırıp "efendim asker abi" diyor içinde olduğum nöbet kulübesine bakarak. "sneijder geldi mi la" diye soruyorum. "yarın geliyor abi, bütün camia heyecanla bekliyoruz" diyor, koşarak uzaklaşıyor.

biraz daha bakıyorum denize. güneşin önüne gri bir bulut parçası geçmiş. sağ tarafımdaki iki genç kız birbirlerinin fotoğraflarını çekiyorlar. biraz bakıyorum. beyaz atkılı kısa boylu olan bir dizini kırıp yan bakarak poz veriyor. diğerinin sırası gelince baş parmaklarını ceplerine sokup, diğer parmakları dışarda bırakıyor. dakikalarca fotoğraf çekiyorlar. bir kaç karede benim de kadrajda olduğum hissine kapılıyorum. "pardon" diyorum, bakıyorlar. "bi bakar mısınız acaba?" diyorum, yaklaşıyorlar. ürkek ve utangaçlar. "fotoğrafların birkaçında ben de çıktım sanırım, e-mail adresimi versem benim bulunduklarımdan bir-ikisini yollar mısınız?" birbirlerine bakıp gülüyorlar. sadece benim fotoğrafımı çekip de gönderebileceklerini söylüyorlar. böylesini daha anlamlı bulduğumu söylüyorum. e-mail adresimi telefonlarına kaydedip uzaklaşıyorlar. arkalarından bakıyorum.

biraz daha bakıyorum denize. uzakta küçük siyah bir nokta. sanırım bir balıkçı sandalı. omzuma bir el dokunuyor. dönüyorum. raşit gülümseyerek "dalmışsın" diyor. gülümseyince gözleri kapanıyor. çinliler gibi. sevgilisi çinliymiş bu arada. neyse. şarjörü çıkarıyorum. kurma kolu 2 kere çekip sertçe bırakıyorum. emniyeti açıp tetik düşürüp emniyeti kapatıyorum. nöbeti bitirip vukuatsız raşit'e devrediyorum.

akşam yemeği içtimaında komutan biz hayalperest ve yediklerine dikkat etmeyen askerlerin firar etmediğine emin olmak için sayı alırken raşit'in telefonu cebinde gürültülü titriyor. komutan fark etmesin diye "BİR MARUZATIM VAR ARZ EDEBİLİR MİYİM KOMUTANIM?" diye bağırıyorum. aramızda bağırarak konuşuyoruz. telefonun sesini bastırıyorum. raşit rahatlıyor. komutan bana bakıyor. bir aydır çarşıya çıkmadığımızı yarın acaba çarşı izni olup olmadığını soruyorum. her şeyin yeri ve zamanı olduğunu belirtip susmamı emrediyor. "EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!"

akşam yemeği sırasında raşit'le tabldotlar elimizde aşçı ademe bakıyoru. adem her zamanki gibi gülümseyerek dağıtıyor yemekleri. raşit, adem'in deli olduğunu belki de çürüğe ayrılacağını söylüyor. çorbamı köftemi alırken ben de gülümsüyorum ademe elimde olmadan. çorba yanmış, köfte de pişmemiş. ikisini de yiyemiyorum.

yemekten sonra er gazinosunda raşit'le ali kırca'ya bakıyoruz. ali kırca üzgün gözüküyor. birand'ı anlatıyor. raşit "duygu yüklü konuşmalar sadece tasasız, boş insanları etkiler. birand'ın ailesine çok yavan içi boş geliyordur bu konuşma muhtemelen. mululuğu ya da mutsuzluğu en iyi anlatma yolu sessizliktir.." diye bir şeyler anlatıyor. ali kırca'ya bakarak "bence ağlayacak" diyorum. "hayır ağlamaz" diyor. iddiaya giriyoruz. kanalı değiştiriyorlar ali kırca ağlamadan. çayları ben ısmarlıyorum. tanesi 10 kuruş.

kazan dairesine apo'nun yanına iniyoruz raşit'le. apo yalova merkez'de gece çavuşuymuş eskiden. sevdiği kızı başkasıyla evlendirecekler diye firar etmiş. kızı kaçırmış. evlenmişler. kızın ailesiyle önce kavga edip, sonra ilişkileri düzeltmiş. yalova'ya dönüp teslim olmuş. bunları 5 gün içinde yapmış. henüz 20 yaşında. yalova merkez'den armutlu'ya gönderilmiş. burda da kalorifer dairesinde gece nöbetçisi. askere gelmeden önce de bir inşaatta gece bekçiliği yapmış. genelde gece yani. raşit'le telefonlarımızı gece apo'ya bırakıyoruz. sağolsun şarj edip sabah veriyor.

apo kalorifer kazanından közlenmiş patates çıkarıyor. birlikte yiyoruz. aşırı lezzetli. kantinden gazoz da almıştık. radyoda ahmet kaya çalıyor. "sivilde ne iş yapıyorsun hocam? bir mesleğin var mı?" diye soruyor apo. üniversite mezunu oldukları için kısa dönem askerlere hep hocam diyor. "mesleğim yok hocam. tek zanaatım, elimden gelen tek şey geçmişi yad etmek, özlemek." diyorum. raşit "baudelaire gibi diyosun yani hocam ha ha ha" diye gülüyor. apo "baudelaire kim hocam" diye soruyor. raşit "19. yüzyılda yaşamış bir fransız şair. zevk düşkünü. frengiden öldü." diyor. "yalnız bir adamdı. ailesi çok zengin olmasına rağmen sefalet içinde yaşadı. ayrıca annesinin dizinde ağlayarak öldü." diyorum.

apo'dan ayrılıp koğuşa çıkıyoruz. adem'le mehmet yatsı namazını kılıyorlar. farza yetişiyorum. mehmet aslında baş aşçı. adem yardımcısı. mehmet yüz felci geçirdiğinden 10 gün istirahat aldı. konuşurken yüzü bir yana kayıyor. belki de bu yüzden mecbur kalmadıkça konuşmuyor. "allah kabul etsin" diyorum. adem gülümsüyor. yüzü tıraşlı ama yanakları boynu kıl içinde. mehmet gözünü kapatıp başını eğiyor.

rüyamda sokakta yürüdüğümü görüyorum. çişim geliyor. üşenerek yatakta doğruluyorum. koğuş karanlık. saatim çalındığı ve cep telefonum kazan dairesinde olduğu için saati öğrenemiyorum. tuvalete doğru yürüyorum. uzaktan mutfağın ışığını görüyorum. mutfağa gidiyorum. içerde yeni yıkanmış boyum kadar yemek kazanları arasında yere çökmüş, dizlerini karnına çekmiş, ellerini birbirine bağlamış ademi görüyorum. hıçkırarak ağlıyor. geldiğimi fark etmiyor. "adem" diyorum, duymuyor. ne yapacağımı bilemediğimden ısrar etmiyorum. tuvalete gidiyorum. saati öğrenmeden yatağıam dönüyorum. horlayanların sayısı artmış.

uykuya dalarken adem'i düşünüyorum. köfteyi az pişiriyor, çorbayı yakıyor, baş aşçıyla namaz kılıyor, her gün traş oluyor, yanağındaki kılları önemsemiyor, deli olduğunu söylüyorlar, gizli gizli mutfakta kazanların arasında ağlıyor ama genelde gülümsüyor.

uyandığımda rüyamı çok net hatırlıyorum. kamuflajı giyip tıraş olurken unutuyorum. adem'e bakıyorum. göremiyorum. mutfağa gidiyorum. orda da yok. kazanların arkasındaki duvarda bir yazı görüyorum, ayakkabı boyasıyla yazılmış, ne zaman yazıldığı belli değil: 65 AG Ş293 (anlamı: van - adem güçlü - şafak 293).

sabah içtimaında bölük komutanının çarşı izni verdiğini söylüyorlar. ayrıca devriye timleri açıklanıyor. 2 gün sonra adem ve raşit'le birlikte fıstıklı köyü'ne gece önleyici kolluk devriyesine çıkıyorum. iyi haber.

çarşıya çıkıyoruz toplam 10 asker. bir aydır çarşı iznini bekliyoruz. 1 saat sonra yapacak bir şey bulamayıp sıkılıyoruz. internet kafeye gidiyorum. 6 asker görüyorum. benle birlikte 7. e-mail'lerimi kontrol ediyorum birsürü promosyon e-mail'i arasında bir arkadaştan gelen mail sevindiriyor. ayrıca içinde 2 fotoğraflı yazısız bir mail görüyorum. fotoğrafları açıyorum. beyaz atklı kısa boylu bir kız var fotoğrafın ortasında. yan durmuş, bir dizini kırmış. sağ tarafta marmara denizi sol üst köşede nöbet kulübesi içinde yeşil bere kahverengi kamuflaj ve çapraz tüfekle ben. diğer fotoğrafta elleri ceplerinde erkeksi bir pozla uzun boylu bir kız sağ köşede marmara denizi ve sol köşede yine ben. gülüyorum. bir askerle göz göze geliyorum gülerken, susup tekrar ekrana dönüyorum. fotoğrafları buraya koymayı düşünüyorum, sonra vaz geçiyorum. 25 dakika sonra yapacak bir şey kalmıyor. 3 saatim daha var. çocuklarla counter oynuyorum biraz. assault kuralım diyorum, onlar pool day istiyolar. sonra benle oynamak istemiyorlar. oturuyorum bunları yazıyorum. internet cafe'de kulaklıklar hep bozuk.