İşten erken çıktım. Uykum vardı biraz. Mesai saatlerinde uyuklayıp çıkınca açılıyorum hep. Otobüse bindim. Çok kalabalıktı, sıcaktı. Paltomu çıkarmaya üşendim. Birazdan ter içinde kalacaktım. Şemsiyemi demir tutacağa astım, birileri pencereyi açsa ne güzel olurdu. Kulaklıklarımı taktım, tekrar uykum geldi, alnımdaki ter tomurcuklarını hissettim. Ayakta uyudum biraz galiba. İnip-binenler çarptıkça kendime geldim. Mecidiyeköyde indim.
Birden aklıma şemsiye geldi, olduğum yerde kalakaldım, 180 derece döndüm, otobüse doğru koştum. Arka kapıya suratımı dayayıp otobüstekilere şemsiyemi işaret ettim. Otobüsteki 3-5 kişi benim durumumda olmadıkları için şükrettiler. Sekreter saçlı, büyük gözlü kız bana baktı. Sonra şemsiyeye baktı. Sonra yine bana baktı. Hiçbir şey yapmadı. Üzüldüm. Hayır, şemsiye yüzünden değil. Sonra üzüldüğüme üzüldüm. Bu paragrafta anlattıklarım 6 saniye içinde gerçekleşti.
Otobüs şoförü bastı gaza. Şemsiyeden umudumu kesmiş, gidene arkadan bakarken, birden ışık yandı, kırmızı ışık. Otobüs durdu. Bu sefer koşmadım, yürüdüm. Şoföre bakarak ön kapıya vurdum, kararlıydım. Kapı açıldı. Akbili bastım. Akbil müziği çaldı. “Kim besteledi acaba lan akbil müziğini?” diye düşündüm. Olur olmadık zamanlarda insanın aklına çok saçma şeyler gelir. Arka tarafa doğru ilerledim. Sekreter saçlının yanına oturdum. Şemsiyeyi elime aldım. Sıkıca kavradım. Hayır vurmadım tabi ki, saçmalamayın.
-Neden vermedin?
-Pardon?
-Neden vermedin şemsiyemi?
-Sizin şemsiyeniz olduğunu anlamadım ki.
Kızardı biraz, belki de utandı ya da korktu. Etrafıma baktım, herkes bana bakıyordu, baya popülerdim. Sekreter saçlı kızla topluluk önünde mantıklı bir konuşma yapamazdım. Tartışmak da istemiyordum. Gayet de sakindim. Bir de kız kızarınca sustum, uzaklara baktım. Herkes hala bana bakıyordu. Gerildim. Telefonumu çıkardım, mesaj çekiyormuş gibi yaptım. Şuursuzca tuşlara bastım. Erken gelen şöhreti kaldıramamış psikolojimi bozmuştum. Spot ışıklar altında yalnızdım. Sekreter saçlı kalktı. Kapıya yöneldi. Hazırlandım. Otobüs durunca indi, ben de indim. Tekrar otobüstekilere baktım. Umursamaz görünüyorlardı. “İnsanoğlu nankör tabi” diye düşündüm, ellerimi ceplerime soktum, kızı takip ettim.
Uygun bir sokağa girince yaklaşıp tekrar soracaktım. “Bak yalan söyleme, kızmıyorum, sadece bilmek istiyorum, neden vermedin şemsiyemi?” Umursamamıştı belki. Ya da özgüveni çok düşük olabilirdi. Kısa sürede karar alıp bir şeyleri değiştirecek cesareti kendinde bulamamıştı (ki kapının açılması için en arkadan şoföre bağırması gerekiyordu, çoğu yapamaz.) Belki de çaktırmadan şemsiyeyi yürütmeyi düşünmüştü. Kızmayacaktım. Kızmamıştım. Sadece anlamak istiyordum. Paltomun yakasını kaldırdım. Ellerimi ceplerime soktum. Uygun takip mesafesini koruyup kalabalığa karıştım.
Yolda simit aldı. Yedi. Yürümeye devam etti. Gayrettepe yakınlarında bir binaya girdi, hemen geri çıktı. Adres sordu galiba. Birkaç dakika daha yürüyüp başka bir binaya girdi. Asansöre girince, ben de binaya girdim. Asansör 4’te, 8’de ve nihayet 7’de durdu. Asansörü çağırıp 4’e bastım. Asansör aynasında saçımı düzelttim. Göbeğimi içime çekip kendime baktım. Hiç de fena değildim. 4’te indim. Transay yazıyordu kapının üstünde. Ne olduğunu anlamadım. 8’e çıktım, bir şey yoktu. 7’ye indim, Klas Film Yapımcılık yazıyordu. Dışarı çıktım.
Apartman kapısının önünde dolandım biraz. Etrafıma baktım. İnsanlara baktım. Çoğu çirkindi. “Bazı insanlar gerçekten çok çirkin” diye düşündüm. “Bazılarıysa hep genç gösteriyor.” İşte bu tarz şeyler düşündüm, neyse. Hava soğuktu. Rüzgâr vardı. Üşüdüm. Soğuktan burnum aktı. Kulaklarım ve burnumun ucu kızardı. Hoşuma gitti. Burnumu çektim. Simitçi gördüm. Girdim simit peynir ve çay istedim.Pencere kenarında bir masaya oturdum. Garson getirdi siparişimi. Yedim. Yerken burnumu çektim. Yağmur yağdı. Tam zamanında girmişim içeri diye düşündüm. Yağmurda koşuşanlara, şemsiyesi rüzgârda kırılanlara baktım. Şemsiyemi yine kaybettiğimi fark ettim. Nerde olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Burnumu çektim. İçimi müthiş bir yaşama sevinci kapladı. Hayattayım dedim ne güzel. Sonra lavaboya gittim, burnumu temizledim.
3 Ocak 2011 Pazartesi
24 Aralık 2010 Cuma
23 Aralık 2010 Perşembe
..ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar. İyi geceler.
Bugün fark ettim de şu hayatta tek bir arkadaşım bile yokmuş. Telefon açıp höyküre höyküre ağlayacağım, omzuna burnumu sileceğim kimse yok. Şimdi, çok rica etsem, hepiniz bi siktirip gider misiniz? Teşekkürler.
7 Kasım 2010 Pazar
Kafamı kaşıdım, kaşınmamıştı halbuki.
10 Eylül 2010, Cuma
Aylaklık yaptım, eve doğru yürüdüm. Kulağımda Mazhar Alanson. 2 kadın karşı taraftan geliyorlar. 25-30 yaşlarında varlar. Kadınlara baktım ifadesiz. Onlar da bana baktı ifadesiz. Yürüdük birbirimize doğru. Gözlerimi hiç kaçırmadım. Soldaki kadın da kaçırmadı. Birbirimize bakarak yürüdük. Yaklaşınca ben durdum. Hafif gülümsedim. Hala bakıyorum. Napıyorum lan? Onlar biraz daha yürüdü, burun buruna geldik, durdular. Mazhar’ı susturdum, “biraz bekle kanka” dedim, kulaklığı çıkardım. Soldaki:
- Baksana, biz şimdi çarşıya nasıl gidecez?
- Bilmem.
- Buralı değil misin?
- Değilim.
- Nerdensin?
- Neden soruyosun?
- Merak ettim.
Güldüm. Güldüler. Sessiz kaldım 1-2 saniye:
- Diyalog yazamıyorum da onu düşünüyordum, kafamı toparlayamadım birden.
- Pardon?
- Diyalog yazamıyorum, diyorum. Bir şeyler anlatabiliyorum ama.
- Ne alakası var şimdi, ne diyosun?
- Meraklısın diye anlatıyorum. Normalde de çok konuşmam, o yüzden mi yazamıyorum acaba?
- Olabilir.
- Bence alakası yok, insan yapmadığı olmadığı şeyleri de yazabiliyor. Düpedüz yeteneksizlik bu.
- Herkes yazacak diye bir şey yok üzülme.
- Üzülüyorum. Murat Kekilli’ye de üzülüyorum.
- N’olmuş Murat Kekilli’ye?
- Bu akşam ölürüm’le meşhur olmuştu, bir daha duymadık, üzülüyorum ben böyle insanlara, karşılaşsak göz göze gelemem mesela, suçlu hissederim, sanki benim yüzümden tutunamamış gibi, bana noluyosa, Atilla Taş da öyle. Ham çökelek.
- Takma kafana yahu, tek derdin bu olsun. Ham çökelek, ahahahaha.
Sağdakine döndüm:
- Sen niye hiç konuşmuyosun?
- Ben de çok konuşmam.
- Yazabiliyo musun peki?
- Ne yazabiliyo muyum?
- Diyalog.
- Neden soruyosun?
- Merak ediyorum.
- Ahahaha, bilmem hiç denemedim.
- Denesene bir ara, sonra bana haber ver ama.
Çok çirkin güldü. Tekrar soldakine döndüm:
- İkiniz nerden buldunuz birbirinizi, kardeş misiniz yoksa?
- Amma abarttın sen de, baya samimi olduk ayak üstü, çarşıya gitmemiz lazım bizim, zamanımız yok.
Kırıldım:
- Sen başlattın, hatırlatırım, kırıcı oluyosun, kalbine dirsek atarım.
- Ahahaha, kafiyeli oldu, şair misin?
- İstiyorum ama kadro açılmıyor, bi şair tanıdığım da yok ki, torpil yapsın, yanına aldırsın.
- Hayırlısı olsun.
- Sağol.
- Görüşürüz o zaman.
- Görüşürüz tabi.
Gittiler, yürüdüm, kulaklığımı tekrar taktım, 2 kere dönüp arkama baktım, ağzıma bi sakız attım, canım sıkıldı, kafamı kaşıdım, kaşınmamıştı halbuki, etrafıma baktım, bi iş lazım, bi şeyler yapmak lazım.
Aylaklık yaptım, eve doğru yürüdüm. Kulağımda Mazhar Alanson. 2 kadın karşı taraftan geliyorlar. 25-30 yaşlarında varlar. Kadınlara baktım ifadesiz. Onlar da bana baktı ifadesiz. Yürüdük birbirimize doğru. Gözlerimi hiç kaçırmadım. Soldaki kadın da kaçırmadı. Birbirimize bakarak yürüdük. Yaklaşınca ben durdum. Hafif gülümsedim. Hala bakıyorum. Napıyorum lan? Onlar biraz daha yürüdü, burun buruna geldik, durdular. Mazhar’ı susturdum, “biraz bekle kanka” dedim, kulaklığı çıkardım. Soldaki:
- Baksana, biz şimdi çarşıya nasıl gidecez?
- Bilmem.
- Buralı değil misin?
- Değilim.
- Nerdensin?
- Neden soruyosun?
- Merak ettim.
Güldüm. Güldüler. Sessiz kaldım 1-2 saniye:
- Diyalog yazamıyorum da onu düşünüyordum, kafamı toparlayamadım birden.
- Pardon?
- Diyalog yazamıyorum, diyorum. Bir şeyler anlatabiliyorum ama.
- Ne alakası var şimdi, ne diyosun?
- Meraklısın diye anlatıyorum. Normalde de çok konuşmam, o yüzden mi yazamıyorum acaba?
- Olabilir.
- Bence alakası yok, insan yapmadığı olmadığı şeyleri de yazabiliyor. Düpedüz yeteneksizlik bu.
- Herkes yazacak diye bir şey yok üzülme.
- Üzülüyorum. Murat Kekilli’ye de üzülüyorum.
- N’olmuş Murat Kekilli’ye?
- Bu akşam ölürüm’le meşhur olmuştu, bir daha duymadık, üzülüyorum ben böyle insanlara, karşılaşsak göz göze gelemem mesela, suçlu hissederim, sanki benim yüzümden tutunamamış gibi, bana noluyosa, Atilla Taş da öyle. Ham çökelek.
- Takma kafana yahu, tek derdin bu olsun. Ham çökelek, ahahahaha.
Sağdakine döndüm:
- Sen niye hiç konuşmuyosun?
- Ben de çok konuşmam.
- Yazabiliyo musun peki?
- Ne yazabiliyo muyum?
- Diyalog.
- Neden soruyosun?
- Merak ediyorum.
- Ahahaha, bilmem hiç denemedim.
- Denesene bir ara, sonra bana haber ver ama.
Çok çirkin güldü. Tekrar soldakine döndüm:
- İkiniz nerden buldunuz birbirinizi, kardeş misiniz yoksa?
- Amma abarttın sen de, baya samimi olduk ayak üstü, çarşıya gitmemiz lazım bizim, zamanımız yok.
Kırıldım:
- Sen başlattın, hatırlatırım, kırıcı oluyosun, kalbine dirsek atarım.
- Ahahaha, kafiyeli oldu, şair misin?
- İstiyorum ama kadro açılmıyor, bi şair tanıdığım da yok ki, torpil yapsın, yanına aldırsın.
- Hayırlısı olsun.
- Sağol.
- Görüşürüz o zaman.
- Görüşürüz tabi.
Gittiler, yürüdüm, kulaklığımı tekrar taktım, 2 kere dönüp arkama baktım, ağzıma bi sakız attım, canım sıkıldı, kafamı kaşıdım, kaşınmamıştı halbuki, etrafıma baktım, bi iş lazım, bi şeyler yapmak lazım.
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Vasiyet olabilir!!
Sevgili Ada,
Aklıma yeni fikirler gelince notlar alıyorum. Bazen bir fikir geliyor mesela, çok heyecanlanıyorum, süper bir fikirmiş gibi geliyor bana o an, uyumak üzereysem bile hemen kalkıp, deftere, telefona ya da bilgisayara yazıyorum.
Ara sıra yazdığım şeylere bir göz atıyorum. Çoğunu beğenmiyorum. Süpermiş gibi gelen aradan zaman geçince çok tırt geliyor. Hatta bazıları o kadar aptal geliyor ki, bizzat kendimden utanıyorum. Yazıyı yazdığım zamanki ben, şimdiki ben'den utanıyor. Ya da şimdi ki ben, yazıyı yazdığım zamanki ben'i küçümsüyor, acıyor.
Bazen düşünüyorum da, hayattaki en mahrem varlığım aldığım notlar olabilir, kimselerle paylaşmam, paylaşamam. (Olmayabilir de bilemiyorum, gün ağarıyor, çok net düşünemiyorum.)
Yine karıştırıyorum notlarımı, arada "peh" diyorum, gülümsüyorum, kızarıyorum kendi kendime falan neyse, bir baktım bir yere baya büyükçe, "Vasiyet olabilir!!" yazmışım.
Sevgili Ada, düşündüm, çok düşündüm.
Gerçekten tüm gücümle düşündüm.
Düşünmekten sinirlerim bozuldu. Güldüm, bağırdım. Kafamı yastığa gömüp nefesimi tutup zihnimi toplamaya çalıştım.
Neden yazdığım hakkında hiç bir fikrim yoktu. "Vasiyet olabilir!!". Aklımda hiçbir şey canlanmadı. Ne demek istedim acaba. Notu alırken böyle yazarsam hatırlarım diye düşünmüşüm demek ki. Ama hatırlayamadım. Hikaye fikri miydi, senaryo fikri miydi, okuduğum ya da izlediğim bir şey miydi, bilmiyorum.
Bu dert beni öldürecek, yardım et.
Öperim.
Necati
Aklıma yeni fikirler gelince notlar alıyorum. Bazen bir fikir geliyor mesela, çok heyecanlanıyorum, süper bir fikirmiş gibi geliyor bana o an, uyumak üzereysem bile hemen kalkıp, deftere, telefona ya da bilgisayara yazıyorum.
Ara sıra yazdığım şeylere bir göz atıyorum. Çoğunu beğenmiyorum. Süpermiş gibi gelen aradan zaman geçince çok tırt geliyor. Hatta bazıları o kadar aptal geliyor ki, bizzat kendimden utanıyorum. Yazıyı yazdığım zamanki ben, şimdiki ben'den utanıyor. Ya da şimdi ki ben, yazıyı yazdığım zamanki ben'i küçümsüyor, acıyor.
Bazen düşünüyorum da, hayattaki en mahrem varlığım aldığım notlar olabilir, kimselerle paylaşmam, paylaşamam. (Olmayabilir de bilemiyorum, gün ağarıyor, çok net düşünemiyorum.)
Yine karıştırıyorum notlarımı, arada "peh" diyorum, gülümsüyorum, kızarıyorum kendi kendime falan neyse, bir baktım bir yere baya büyükçe, "Vasiyet olabilir!!" yazmışım.
Sevgili Ada, düşündüm, çok düşündüm.
Gerçekten tüm gücümle düşündüm.
Düşünmekten sinirlerim bozuldu. Güldüm, bağırdım. Kafamı yastığa gömüp nefesimi tutup zihnimi toplamaya çalıştım.
Neden yazdığım hakkında hiç bir fikrim yoktu. "Vasiyet olabilir!!". Aklımda hiçbir şey canlanmadı. Ne demek istedim acaba. Notu alırken böyle yazarsam hatırlarım diye düşünmüşüm demek ki. Ama hatırlayamadım. Hikaye fikri miydi, senaryo fikri miydi, okuduğum ya da izlediğim bir şey miydi, bilmiyorum.
Bu dert beni öldürecek, yardım et.
Öperim.
Necati
5 Ağustos 2010 Perşembe
mezun oldum ben.
Diplomamı aldım, oturdum inceledim, sade ve hoş bir diploma, her kelimesini beş kere okudum, okudukça daha çok üzüldüm, yanımdaki kız da daha çok terledi, “of çok sıcak” dedi. Kafamı kaldırdım, terden tişörtü sırılsıklamdı, göz göze geldik, gözünü kaçırdı. Diplomama döndüm, ismimin üzerinde 2 ter damlası buldum, “çok koştuk çok yorulduk” dedim. Ağlamak istedim, gözlerim doldu, ağlayamadım.
Kız terlemese ağlardım.
Terleyen kız olmasa ağlardım.
Sonra birden içeri Holden Caulfield girdi.
“Aa” dedim, “Naber kanka, bak diplomamı..”
“Siktir lan” vurdu elime, diploma düştü. “Koşmadın ki adam gibi, keşke koşsaydın, koşsaydık... Bir de romantizm yapıyo pezevenk, çok koşmuş çok yorulmuş!”
“Ayıp oluyo, ağzını bozma, ben küfrediyo muyum?”
“Sıs lan! Ter damlamış da ağlamak istemiş, diploma aldın ya, illa bi artislik yapcan, sen ne zaman adam olcan lan?”
Çok ağrıma gitti, çirkefleştim. “Kanka, burnunda sümük var!”
Kız terlemese ağlardım.
Terleyen kız olmasa ağlardım.
Sonra birden içeri Holden Caulfield girdi.
“Aa” dedim, “Naber kanka, bak diplomamı..”
“Siktir lan” vurdu elime, diploma düştü. “Koşmadın ki adam gibi, keşke koşsaydın, koşsaydık... Bir de romantizm yapıyo pezevenk, çok koşmuş çok yorulmuş!”
“Ayıp oluyo, ağzını bozma, ben küfrediyo muyum?”
“Sıs lan! Ter damlamış da ağlamak istemiş, diploma aldın ya, illa bi artislik yapcan, sen ne zaman adam olcan lan?”
Çok ağrıma gitti, çirkefleştim. “Kanka, burnunda sümük var!”
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Seyahat Notları - Anadolu’da bir yer - 1
15- 19 Temmuz
• Gezi süresince şahit olduğum en etkileyici diyalog (x: 6-7 yaşında bir erkek çocuğu, y: 30’lu yaşlarındaki babası.)
X: Bilgisayar mühendisi kaç para alır ki?
Y: 1 Milyar alır en az.
X: 1 Milyara motor alınır mı?
Y: Alınır
X: En çok parayı kim alır?
Y: Doktor.
X: Kaç para alır?
Y: 2 Milyar alır.
X: Ben doktor olacam o zaman.
• Son zamanlarda yalnızken en çok düşündüklerim: Varoluşçuluk, Sartre, ”Cehennem başkalarıdır”, 3 artı 1 ev.
• Şirin bir ege sahafından iki kitap aldım: Bulantı (Sartre) ve Yabancı (Camus). Dükkanı çok sevdim, geçkin yaşlarımda ben de böyle bir yer açsam, şair-yazar insanlardan da çevre yapsam diye fanteziler kurdum.
• Çirkin kızlar! Bence cenneti hak ediyorsunuz.
• Zengin kızlar neden hep güzel? Ya da varlıklı ailelerin çirkin kızları hep evde mi oturuyorlar, ben göremiyorum onları hiç. Birisi bana anlatsın bu durumu, çay içelim konuşalım.
• Otel odalarında televizyon izlemeye bayılıyorum.
• Baudelaire de kim ola ki?
• “Cehennem başkalarıdır.” Deyince aklıma şu gelmişti: “Başkaları” diye bir kavramın olması cehennemdir. Yani, ben olmadan da dost meclislerinde hoş sohbetlerin dönmesi, dünya kupasının olması, İspanya’nın kupayı alması, gemilerin, otobüslerin seferlerine devam etmesi, savaşlar çıkması, barışlar olması, devletlerin yıkılıp, yenilerinin kurulması, yeni şarkılar yazılması, yeni filmler yapılması... Şimdi ölsem ya da 30 yıl sonra ölsem bütün bunlarda bir değişiklik olmayacak. Dünya, insanlık, “başkaları” bana karşı sınırsız bir kayıtsızlık içinde. Bence bu cehennem işte. Lakin, yanlış anlamışım, Sartre “Ben öyle demek istemedim aga.” Diyor.
• Hiç tanımadığın çok güzel bir kızla nasıl muhabbet açarsın? Bence bu, modern erkeğin şu fani dünyadaki en büyük problemi, ciddiyim. Ben kahvemi yudumlayıp, bu satırları yazmadan 30 dk önce, başıma çok dramatik bir olay geldi, hala etkisindeyim: Bulunduğumuz mekanda, uzaklara baka baka dondurmasını yiyen çok güzel (9.5/10) bir kız vardı (Alev diyelim). Alev’in çaprazında genç, hormonları coşkun, tez canlı 4 delikanlı vardı. Bu delikanlılardan biri (Necati diyelim) Alev’e doğru salına salına yürümeye başladı. Yürürken de 2 kere arkadaşlarına dönüp garip mimiklerle nasıl bir duygu patlaması yaşadığını belli etti. Arkadaşları da alkışlar gibi yaparak her zaman Necati’nin arkasında olduklarını gösterdiler. Necati masaya ulaştı, dondurmasını yerken çok seksi görünen Alev’e, “Afedersiniz, birini mi bekliyorsunuz?” dedi. Kız “Ay em sori, ay dont spiik törkiş” dedi. Necati birden bilincini kaybetti, hazırlıksız yakalanmıştı, çok ani olmuştu, ingilizceye geçemedi bir türlü, tek heceli sesler çıkararak (ağzından) durdu bir süre. Halbuki bir eliyle de sandalyeyi tutup masaya oturmaya hazırlamıştı kendini. Hayat işte.. bazen vurur kafana bir tuğlayla, bazen de vurmaz. Neyse, Jennifer (Alev demeyelim artık), gülümsedi Necati’ye. Acıdığından olsa gerek, gerçi sempati de duymuş olabilir, zira bu iki duygu çok iç içedir, dışardan ayırt edilmesi çok güçtür bazen. Gülümsemeyi gören tez canlı Necati, yeni bir hamle için gereken özgüvenin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu farketmiş olacak ki, abartılı el hareketleri ve bağırarak kurduğu başarılı simple present tense leriyle yeniden cazibe merkeziyle iletişmeye çalıştı. Dışardan rezil görünüyordu, Jeniffer da gülümsemiyordu artık. Garsonların, dilenmeye gelmiş spastik özürlü biri sanıp Necati’yi kovacaklarını düşündüm, etrafıma baktım, görünürde garson yok. Bu hüzünlü sahneyi bir an önce bitirmek için üstüme düşeni yapmalıydım, daha güzel bir dünya için bu gerekliydi. Düşündüm. Yolun kenarında selpak satan 5-6 yaşında bir çocuk vardı, para verip, “pipini aç şurdaki spastik abiye doğru koş, bacağına sarıl.” Demeyi düşündüm, ama vazgeçtim, durum çok daha karmaşık bir hal alabilirdi. “Bomba vaar.” Diye bağırıp kaçsam mı diye düşündüm, bu da gereksiz sonuçlar doğurabilirdi. En son, Necati’nin kolundan tutup karşıma oturtup, “Güzel kardeşim derdin ne, napıyosun, hayat çok mu acımasız, beraber ağlayalım mı?” demeyi düşünüyordum ki, arkadaşları gelip Necati’yi götürdüler. Necati ayrldıktan sonra bir şişe soğuk suyu bir dikişte bitirdim, derin nefesler aldım, sonra fark ettim ki, Jennifer beni kesiyor, hem de çok pis kesiyor, bir şeyler yapmalıydım. Yaptım da! Sonra anlatacağım...
• Gezi süresince şahit olduğum en etkileyici diyalog (x: 6-7 yaşında bir erkek çocuğu, y: 30’lu yaşlarındaki babası.)
X: Bilgisayar mühendisi kaç para alır ki?
Y: 1 Milyar alır en az.
X: 1 Milyara motor alınır mı?
Y: Alınır
X: En çok parayı kim alır?
Y: Doktor.
X: Kaç para alır?
Y: 2 Milyar alır.
X: Ben doktor olacam o zaman.
• Son zamanlarda yalnızken en çok düşündüklerim: Varoluşçuluk, Sartre, ”Cehennem başkalarıdır”, 3 artı 1 ev.
• Şirin bir ege sahafından iki kitap aldım: Bulantı (Sartre) ve Yabancı (Camus). Dükkanı çok sevdim, geçkin yaşlarımda ben de böyle bir yer açsam, şair-yazar insanlardan da çevre yapsam diye fanteziler kurdum.
• Çirkin kızlar! Bence cenneti hak ediyorsunuz.
• Zengin kızlar neden hep güzel? Ya da varlıklı ailelerin çirkin kızları hep evde mi oturuyorlar, ben göremiyorum onları hiç. Birisi bana anlatsın bu durumu, çay içelim konuşalım.
• Otel odalarında televizyon izlemeye bayılıyorum.
• Baudelaire de kim ola ki?
• “Cehennem başkalarıdır.” Deyince aklıma şu gelmişti: “Başkaları” diye bir kavramın olması cehennemdir. Yani, ben olmadan da dost meclislerinde hoş sohbetlerin dönmesi, dünya kupasının olması, İspanya’nın kupayı alması, gemilerin, otobüslerin seferlerine devam etmesi, savaşlar çıkması, barışlar olması, devletlerin yıkılıp, yenilerinin kurulması, yeni şarkılar yazılması, yeni filmler yapılması... Şimdi ölsem ya da 30 yıl sonra ölsem bütün bunlarda bir değişiklik olmayacak. Dünya, insanlık, “başkaları” bana karşı sınırsız bir kayıtsızlık içinde. Bence bu cehennem işte. Lakin, yanlış anlamışım, Sartre “Ben öyle demek istemedim aga.” Diyor.
• Hiç tanımadığın çok güzel bir kızla nasıl muhabbet açarsın? Bence bu, modern erkeğin şu fani dünyadaki en büyük problemi, ciddiyim. Ben kahvemi yudumlayıp, bu satırları yazmadan 30 dk önce, başıma çok dramatik bir olay geldi, hala etkisindeyim: Bulunduğumuz mekanda, uzaklara baka baka dondurmasını yiyen çok güzel (9.5/10) bir kız vardı (Alev diyelim). Alev’in çaprazında genç, hormonları coşkun, tez canlı 4 delikanlı vardı. Bu delikanlılardan biri (Necati diyelim) Alev’e doğru salına salına yürümeye başladı. Yürürken de 2 kere arkadaşlarına dönüp garip mimiklerle nasıl bir duygu patlaması yaşadığını belli etti. Arkadaşları da alkışlar gibi yaparak her zaman Necati’nin arkasında olduklarını gösterdiler. Necati masaya ulaştı, dondurmasını yerken çok seksi görünen Alev’e, “Afedersiniz, birini mi bekliyorsunuz?” dedi. Kız “Ay em sori, ay dont spiik törkiş” dedi. Necati birden bilincini kaybetti, hazırlıksız yakalanmıştı, çok ani olmuştu, ingilizceye geçemedi bir türlü, tek heceli sesler çıkararak (ağzından) durdu bir süre. Halbuki bir eliyle de sandalyeyi tutup masaya oturmaya hazırlamıştı kendini. Hayat işte.. bazen vurur kafana bir tuğlayla, bazen de vurmaz. Neyse, Jennifer (Alev demeyelim artık), gülümsedi Necati’ye. Acıdığından olsa gerek, gerçi sempati de duymuş olabilir, zira bu iki duygu çok iç içedir, dışardan ayırt edilmesi çok güçtür bazen. Gülümsemeyi gören tez canlı Necati, yeni bir hamle için gereken özgüvenin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu farketmiş olacak ki, abartılı el hareketleri ve bağırarak kurduğu başarılı simple present tense leriyle yeniden cazibe merkeziyle iletişmeye çalıştı. Dışardan rezil görünüyordu, Jeniffer da gülümsemiyordu artık. Garsonların, dilenmeye gelmiş spastik özürlü biri sanıp Necati’yi kovacaklarını düşündüm, etrafıma baktım, görünürde garson yok. Bu hüzünlü sahneyi bir an önce bitirmek için üstüme düşeni yapmalıydım, daha güzel bir dünya için bu gerekliydi. Düşündüm. Yolun kenarında selpak satan 5-6 yaşında bir çocuk vardı, para verip, “pipini aç şurdaki spastik abiye doğru koş, bacağına sarıl.” Demeyi düşündüm, ama vazgeçtim, durum çok daha karmaşık bir hal alabilirdi. “Bomba vaar.” Diye bağırıp kaçsam mı diye düşündüm, bu da gereksiz sonuçlar doğurabilirdi. En son, Necati’nin kolundan tutup karşıma oturtup, “Güzel kardeşim derdin ne, napıyosun, hayat çok mu acımasız, beraber ağlayalım mı?” demeyi düşünüyordum ki, arkadaşları gelip Necati’yi götürdüler. Necati ayrldıktan sonra bir şişe soğuk suyu bir dikişte bitirdim, derin nefesler aldım, sonra fark ettim ki, Jennifer beni kesiyor, hem de çok pis kesiyor, bir şeyler yapmalıydım. Yaptım da! Sonra anlatacağım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
